BERABERLİK

cansuyu

New member
12
HD RANK
Katılım
29 Nisan 2012
Mesajlar
1,224
Reaksiyon puanı
3
Puanları
0
Sonra Almitra tekrar konustu: 'Peki ya beraberlik? '

Ve o cevap verdi:

'Siz beraber dogdunuz ve hep öyle kalacaksiniz.
Ölümün beyaz kanatlari, sizin günlerinizi
dagittiginda da beraber olacaksiniz.

Siz Tanri'nin sessiz belleginde bile beraber olacaksiniz.

Fakat birlikteliginizde belli bosluklar birakin.

Ve izin verin, cennetlerin rüzgarlari aranizda dans edebilsin...

Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bag olmasin,
Daha ziyade, ruhlarinizin sahilleri arasinda
hareket eden bir deniz gibi olsun.

Birbirlerinizin bardaklarini doldurun;
ancak ayni bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylasin; ama
birbirinizinkini yemeyin...

Beraberce sarki söyleyin, dans edin, cosun;
fakat birbirinizin yalnizligina izin verin;
Tipki bir lavtanin tellerinin ayri ayri olup,
yine de ayni müzikle titresmeyi bilmeleri gibi...

Birbirinize kalbinizi verin; ama digerinin saklamasi için degil;
Çünkü yalnizca Hayat'in eli, sizin kalplerinizi kavriyabilir...

Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakin degil,
Çünkü bir mabedin ayaklari arasinda mesafe olmalidir;
Ve mese agaciyla, selvi agaci,
birbirinin gölgesi altinda büyüyemez.'

Halil Cibran
 
ruhu özgür olmayanın yüreğinin tutsaklığından sözedilemez

ve azat etmediğimiz her yürek kendi yüreğimizin tutsaklığıdır..

cansuyu
 
SİMBİYOTİK MİSİNİZ?
Eşinize bağlı mısınız, bağımlı mısınız? Yoksa bu ikisini birbirine mi karıştırıyorsunuz?

Simbiyotik ilişkiler, aslında hiçbirimizin yabancı olmadığı bir kavram… Birbirine bağımlı ilişkileri tarif etmek için kullanılıyor. Bu çiftler genellikle tuvalete bile birlikte gider. Bu, her iki tarafın da isteğiyle mi olur bilinmez ama her şeyi birlikte yapma gayretlerinden dolayı aslında bir süre sonra ilişkilerini çıkmaza sokarlar.


İKİ FARKLI KİŞİLİK VAR
Psikolojik danışman Pınar Toker simbiyotik ilişkilere sıkça rastlandığını söylüyor: “Bağımlılık ile bağlılık kelimeleri içerik olarak sıklıkla karıştırılıyor. ‘Biz birbirimize çok bağlıyız’ sözü acaba ‘Biz birbirimize bağımlıyız’ anlamına mı geliyor? Kadınlar, ‘Kocam ben olmadan çorabını bile bulamaz!’ derken, neden içten içe keyiflenirler? Bunun nedeni; ailede kurulan bağımlı ilişkilerin evlilikte de sürdürülmeye çalışılmasıdır.” Yani kısaca; ailede öğrenilenler, ilişkileri yüzde 100 etkiliyor. Konunun bir başka boyutu da bir ömür boyu birlikte olmak için imza atarken, hayatların da tek bir hayat olarak birleştirildiğini düşünüyor olmak. Oysa ortada iki farklı kişilik ve iki farklı insan var. Bu insanlar evlilik çatısı altında birleşseler de, her birinin kendine ait hayatları olması gerektiği unutuluyor. Kendine ait bir hayat kuramayan kişiler, eş olarak gördüğü kişinin kendine ait bir hayatı olmasını da kabul edemiyor. Bunu ihanetle eşdeğer görebiliyor. Kendini yetersiz hissedebiliyor. Evlilik, insanın özgürlüğünü kısıtlayan bir kurum. Bireysel hareketin sınırları makul ölçülerde olmadığı takdirde kurum bundan zarar görüyor. Ancak, evliliğin kadın ve erkeği tek vücut, tek hayat haline getirdiği sanrısına düşmek de evliliği çıkmaza sokuyor. Birbirini kısıtlayarak, kısır bir döngünün içine girenler, evliliğin korkunç baskısını taşıyamayarak bir süre sonra çıkış yolunu farklı yerlerde aramaya başlayabiliyor.

DİĞERLERİ TEHDİT…

Pınar Toker, insanların yaşamlarında merkeze aldıkları bazı değerler olduğunu ve bu merkezlerin bağımlılık boyutunda yaşanabildiğini söylüyor: “Bunlara eş bağımlıları da eklenebilir. Bu kişiler, hayatlarının ortasına eşlerini koyarlar. Eşleri kendilerinden bile önemlidir. Onun için yaşar, onun da kendisi için yaşaması gerektiğini düşünürler.” Simbiyotik ilişkilerde Pınar Toker’in dikkat çektiği bir nokta çok ilginç. Toker, eş merkezli yaşayan insanların diğer insanları potansiyel tehdit olarak gördüklerini söylüyor: “Onlar genellikle, birileri araya sızıp ilişkinin dengesini bozacakmış gibi hissederler.” Yani bir iş arkadaşı, eve girip çıkan bir misafir; eşlerden birinin takdirini kazanırsa, diğeri için artık o kişi düşman sayılabilirmiş.

KAYNAK : HÜLYA DERGİSİ
 
“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, İngiltere’de “keep your distance!/mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”
 
Yüzeyde deniz mavi. Aşağılara indikçe koyulaşıyor renkler. Alttan alta bambaşka akıntılar akmakta. Derinden geçen bir çekişme, gıpta ve sürekli kıyaslama. Sahip oldukları her şeyi zihinlerinde durmadan karşılaştırıyorlar.

Anlatacağım hikâye iki kız kardeşin yaşamından ufacık bir kesit. Gerçek hayattan tanıdık bir izlek... Kardeşlerden biri otuzlu yaşların başında, diğeri ise ortalarında. İkisi de gençler daha, her ne kadar zaman zaman kendilerini yaşadıkları senelerden daha yaşlı, daha yorgun hissettikleri olsa da. İkisi de güzel giyiniyor, görünüşlerine dikkat ediyor. Bakımlı, alımlı ve gayet hoşlar. Belki ahım şahım bir güzellikleri yok ama kendilerine iyi bakıyorlar.
İkisi de evliler. İkisi de çoluk çocuk sahibi. İkisinin de önem verdikleri bir kariyeri var. Alanları hayli farklı. Biri dişçi, diğeri bankacı. İkisinin de amaçları, hırsları, hayalleri ve yüreklerinin mahzeninde titrek alevli bir mum gibi yanan saklı sırları var.
Muazzam bir sevgi mevcut kız kardeşlerin aralarında. Her gün telefonda uzun uzun konuşuyor, birbirlerine her şeylerini anlatıyorlar. Ya da anlatılabilecek her şeyi... Belli aralıklarla birbirlerine ziyarete gidiyor; ailecek görüşüyor, tatillere çıkıyorlar.
Yüzeyde deniz mavi. Aşağılara indikçe koyulaşıyor renkler. Alttan alta bambaşka akıntılar akmakta. Derinden geçen bir çekişme, gıpta ve sürekli kıyaslama. Sahip oldukları her şeyi zihinlerinde durmadan karşılaştırıyorlar. Kimin evi daha güzel ve büyük, kimin kocası daha çok kazanıyor, kimin çocuğu okulda daha başarılı... Birbirlerinin her şeyini bildikleri için gene birbirlerinin her şeyini karşılaştırmaktan da geri durmuyorlar.
Kötü bir niyetle yapmıyorlar bu karşılaştırmaları... Ne bir art niyet var ortada ne bir kasıt. Adeta düşünmeden, kendiliğinden oluyor kıyaslama. Çocukluklarından kalma bir alışkanlık. Bunca zaman sonra bile ebeveynlerinin sevgisini kazanmak için birbirleriyle yarışan iki kız çocuğu gibi davranıyorlar.
Bu arada onları tanıyan herkes ağız birliği etmişçesine birbirlerine ne kadar benzediklerini söylüyor. İlk bakışta çok ortak fiziksel özellikleri. Aynı boyda, aşağı yukarı aynı kilodalar. Aynı ruh haline demir atmış gibi duruyorlar. Ne var ki alabildiğine farklı yaşadıkları hayat modelleri. Zira temel bir noktada ayrışıyorlar.
Kardeşlerden küçük olanı tipik bir sen-merkezci. Abla ise bir o kadar tipik bir ben-merkezci. Biliyorlar da bunu içten içe, biliyor ve gülüyorlar hallerine. Ama değiştirmek için bir şey yapmadan, yapamadan. Sen-merkezci kadın genç kızlığından beri tapacak bir adam arar kendine. Güçlü, kalıplı, toplumca saygı gören, ayakları üzerine sağlam basan birini ister. Ve böylesini bulduğunda kendini pervane eder etrafında. Hayatını, benliğini ve her şeyini ona göre kurgular, sil baştan ayarlar. Yasamın merkezi kocasıdır artık. Onun tercihleri etrafında şekillenir hayat. Sen-merkezci kadin, farkında bile olmadan, önce bir sen arar, bulunca da hayatını ve kendini ona adar. Adadıkça kendi gözündeki değeri damla damla azalır. Güneş altında kar gibi erir özgüveni. Taptığı erkeği gözünde büyüttükçe kendiyle olan diyalogu azalır. Sonunda derin bir sessizlik hâkim olur yüreğinin kuytularına.
Ben-merkezci kadın, tam tersine, kendi ihtiyaç ve arzularını öne çıkarır. İstedikleri olmayınca mutsuzlaşır, hırçınlaşır. Hayattaki tüm gezegenler onun yörüngesinde dönsün ister. Ben-merkezci kadınların evliliklerinin yürümesi ancak eşlerinin esnek davranmasıyla mümkündür. Çünkü bu tür kadınlar esnek değildir. Fedakârlık hep karşı taraftan gelir. Gelmezse şayet tam orta yerinden kırılır çıta.
Sen-merkezci kız kardeş sürekli çocuklarının istediklerini yapıyor, gözlerinin içine bakıyor. Etraftakiler onun çocuklarını fazlaca şımarık büyüttüğüne, pohpohladığına inanıyor ama fikirlerini kendilerine saklıyorlar. Ben-merkezci kadın ise gece-gündüz kontrolü elinde tutmayı seviyor. Çizelgeler, planlar, tablolar... Kimin hangi saatte ne yapacağına hep o karar veriyor. Uzaktan bakanlar fazla disiplin ve kontrol uyguladığını düşünüyor ama fikirlerini kendilerine saklıyorlar.
Bense roman karakteri olarak görüyorum onları, öyle seviyorum. Tüm zaafları, zıtlıkları, evhamları ve arzularıyla. Bazen hayallerimde ikisini de birer renk paleti gibi algılıyorum. Ve her birinden bir katre boya alıp ötekinin renklerine katıyorum. Onlar iki kız kardeş. Biri sen-merkezci, diğeri ben-merkezci.
Birbirlerini seviyor ama aslında pek anlamıyorlar.


Elif Şafak
 
DAVET
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...










Nâzım HİKMET
 
Bir sevgi iletisi

Kadın sevdiği adama sorar: ' Neden Ağlıyorsun? ' Adam cevap verir: ' Seni sevemediğim için.'

İşte bu yüzden bir kez daha iyi ki varsın diyorum sana.

Senin de beni sevmeni elbette çok isterim. Belki de inanmayacaksın ama, olmasa da olur. Çünkü yıllarca sevgimin öyle çok düşmanı, öyle çok muhafızı vardı ki, ben seninle onları aştım, inan varolman bile yeterli ve seni seviyor olmak bile büyük bir nimet benim için.

Ve şunu bil ki bu sevgime asla çoklarının yaptığı gibi yeteneksizliklerimi, kusurlarımı, yalnızlık korkumu, başarısızlıklarımı yüklemiyorum. Eğer öyle olsaydı, yitirmekten ölesiye korkar, seni kör bir tutkuyla sahiplenirdim.

Oysa seni bir dine bağlanır gibi değil, kendi özgürlüğümü sever gibi seviyorum.

Cezmi Ersöz
 
Bir süre sonra,
bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
ince farkı öğrenirsin...
Ve aşkın yaşlanmak,
birlikte olmanın da güvende olmak
anlamına gelmediğini öğrenirsin...
Ve öpücüklerin sözleşme
ve hediyelerin de vaat olmadığını öğrenmeye
başlarsın...
Ve yenilgileri
başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın,
bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin
zerafeti ile...
Ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.
Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu öğrenirsin
eğer fazla maruz kalırsan...
Bu yüzden,
başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
kendi bahçeni yarat
ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ve göreceksin ki dayanıklısın...
Ve kuvvetlisin, Ve değerlisin.
Veronica A. Shoffstall
 
ADA SAHİBİ YA DA ADA OLMAK

Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı. Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı. Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama...

Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı. Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize? Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle: Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde ve... Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?
 
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili...

O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır...

Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur...

Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar...

Bu yolculukta artık para, tarifeler,beklentiler, randevular, taksitler,

iş, anneler ve korkular yoktur...

Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili...

İnsan bir başka ışığa teslim olur...

Aşkta yarın yoktur sevgili...

Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye
başlar, bilgeleşir...

Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur...

Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur...

Hem dışındadır dünyanın,hem de ortasında...

Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de...

New York'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da...

Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...

Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur Sevgili, kanımıza karısan ilkel acı, O yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...

Kim demişti hatırlamıyorum,aşk varlığın değil,yokluğun acısıdır diye...

Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, Dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, İnsanları uykularından uyandırmak isterdim...

Uyanıp,içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

Aşk çok eski bir şeydir sevgili...

Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer...

Sevdiğimiz insanların çocuklukları da...

Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer...

Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...

İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır...

Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...

Bazen denizler,kıyılar çeker insanı...

İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu...

Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara...

Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...

İşte simdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi...

Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, Yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...

Birazdan sabah olacak...

Para, tarifeler, beklentiler, randevular,taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak...

Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili...

Birbirimizi kandırmayalım...

Hadi güne hazırlan...

Yaşadıklarımızı unutmaya çalış...

Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve O ilkel, o yaban ağrısını geri alacak...

Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

Aşkta yarın yoktur sevgili...
 
Yanyana geldikçe daha uzak
Birlikteyken daha kimsesiz
Bir ağrı sızım sızım yeri belirsiz
O da yalnız
Ben de yalnız
Acılar tütüyor bacamızdan
Görünmeyen taş duvarlar örmüşüz
Duvar olduk kendimize kendimiz
Ne yana dönsek
Kendimize çarparız

AZİZ NESİN
 
Yaşamak direnmektir, sevmek güvenmektir. Şunu unutma: İnsan çoğu zaman dünyanın hakimi, bazen de küçük bir kalbin esiridir.
~Mevlana~
 
Evli bir çiftin dialogları


- Beni seviyor musun
- Hayır şu anda gazete okuyorum
- Ne beni sevmiyor musun
- Ben öyle bir şey demedim
- Hayır dedin
- Bak yine konuşma öğretiyorum diye kızacaksın
- Ne konuşması
- Sen şimdiki zaman kullanarak "beni seviyor musun" dedin
- Eeeeee ne olmuş
- Şimdiki zaman demek o anda yapılan işle ilgili zamandır ben gazete

okurken seni nasıl seveyim
- Biliyordum zaten aynı anda iki iş yapamayacağını
- Ne ilgisi var şimdi bunun gerzeklikle
- Sana gerzek mi dedim
- İma ettin, iki işi birarada yapamaz falan gibi laf ederek
- Bunun gerzeklikle ne ilgisi var, fakat hoşuma gitti sen iki işi
birarada yapamazsın
- Sen de doğru cümle kur
- Beni gazete okumadığın, ya da gazeteni bitirdiğin zaman sevme
ihtimalin var mı
- Sevmekten kastın ne
- Sen adamı çatlatırsın
- Çatlamak isteyene ben birşey yapamam, sevmekten kastın ne onu
söyle,bir çok sevme şekli var
- Ne gibi
- Aşkla sevmek,sevgiyle sevmek,şehvetle sevmek vs.vs.vs.
- Gazeteni bitirdikten sonra beni aşkla sevme ihtimalin var mı
- Nasıl aşkla
- Onun da mı çeşitleri var
- Tabii, sevgili aşkı,ilahi aşk, karşılıksız aşk vs. vs. vs.
- Gazeteni okumayı bitirdiğinde beni sevgili aşkı ile sevme
ihtimalin
var mı, Allah Allah ben salak mıyım yahu basit bir soru nereye geldi

cehenneme kadar yolun var, cevap verme istemiyorum
- Peki nasıl istersen, bana bir su verir misin
- Nasıl su istiyorsun
- Bayaaa
- Biz de bayaa su yok
- Canım saçmalama
- Ne saçmalaması,önce bir bardak mı,bir şişe mi,bir maşrapa mı su
istiyorsun onu söyle
- Bana bir bardak su verir misin
- Nasıl bardak
- Ne demek nasıl bardak
- Olur mu canım, kristal bardak var, adi cam bardak var, bira
bardağı var
- Bana bir adi cam bardak su verir misin,mahsus yapıyorsun di mi
- Niye mahsus yapayım
- Deminkinin intikamı bu galiba
- Demin ne oldu
- Beni seviyor musun diye sormuştun ya
- Ne zaman
- Demin
- Demin ne demek,kaç zaman önce anlamına geliyor
- ...................
- Niye sustun
- Düşünüyorum
- Ne düşünüyorsun
- Evliliğimiz niye bu hale geldi
- Ne hali
- Yalın hali değil tabii
- Niye gelmiş
- Senin espri yeteneğinin olmaması nedeniyle
- Sen de var mı
- Herkes çok esprili olduğumu söylüyor, geçen gün Selma
- Selma kim,o şıllık yardımcın mı
- O şıllık değil
- Şıllık değil de ne sana göz süzüp gerdan kıvırıyor benim önümde
- Kadın güzel giyinip havalı görünüyor diye kıskanıyorsun
- Ben kötü mü giyiniyorum
- Öyle demedim
- Ne dedin ya
- Off be yeter
- Off be yeter di mi
- Yeter tabii ne istiyorsun gecenin bu vakti
- Bunca yıllık evliyiz bana birkez sevdiğini söylemedin
- Söylemek şart mı
- Ne yani sessiz film oynar gibi hareketlerini mi takip edeceğim,
söylemesen nasıl anlaşılır
- Ben senin kocanım tabii ki seni seveceğim
- Nasıl yani mecbursun diye mi
- .......................
- Yine sustun, hep susarsın zaten,bir de cump yatak, ne konuşursun,
ne
bir fikir söylersin
- ........................
- Bir başkası varsa hayatında söyle zorluk çıkarmam
- ............
- Naci
- .......................
- Naci, Naci diyorum
- Babam uyumuş anne bağırma.
 
Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.
Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.
İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.

Can Dündar
 
Cok doru bı soz.bız mutlulugu hep bır hobıde,bırseyler almakta,tatıle gezmeye gıtmekte,bırılerıyle beraber olmakta arıyoruz.onemlı olan sabah uyanınca sevıncle gune baslamak,ozsaygıya sahıp olmak,dıgerlerı ıse mutlulugu pekıstırmek olur...
 
Adam ve kadın, uzun senelerdir evliler. Seviyorlar birbirlerini, orası kesin Ama eskisi gibi değil. Zaten nicedir hiçbir şey eskisi gibi değil. Eskiden sevdalar daha mı tutkuluydu, hasretler daha mı derin. Sevgilinin saçının bir teline ne şiirler yazılırdı hani. Bir kez görmekle ne kadar çok sevilirdi insan. Kapı aralığından uzanan bir baş, perde arkasında bir kadın gölgesi, belli belirsiz bir tebessüm, gözbebeklerinde saklı ateş ve har. Uzaktan da sevilirdi yar. Mümkündü. Hem mümkün hem imkânsızdı aşk. Hayatın bir parçasıydı dokunmadan sevmek. Yaklaşmadan. Aşk bugün var yarın kaçtı kaçacak bir ada tavşanıydı sanki. Öylesine ürkek. Kimse yüzde yüz emin olamazdı aşka "sahip" olduğundan. Mülkü yok, tapusu yoktu. Daha mı anarşistti eskiden aşklar? Sahi "yarim" ne güzel kelimeydi. Ağızda akide şekeri. "Yarim" der, sonra bir es verir, gayriihtiyari susardın. Söyleyecek söz kalmazdı ardından. Tek başına kaç cümleye bedeldi kelimeler. Eskiden harfler daha mı kıymetliydi? Bir mektup yeterdi aylar süren ayrılıkların sessizliğini kapatmaya. Tek bir yemin yeterdi aradaki mesafeleri azaltmaya. Artık hiçbir şey o kıvamda değil. İbre şaştı, ayar bozuldu sanki. El titredi, akord bozuldu sanki. İlişkilerimizin ahengi eskisi gibi değil. Kelime cömerti, duygu cimrisi bugünün insanı. Konuşmaya gelince açıyor ağzını, duygulanmaya gelince tutuyor kendini. Zaman yok ya, hep bir telaş halindeyiz ya, bunca koşuşturma arasında kimsenin durup da duygulanmaya vakti yok. "Bütün meslekler insan ruhunu kemirir durur. Bir tanesi hariç: Şairlik." Böyle demişti Charles Baudelaire. Artık bu durum da değişti. Şimdilerde şairlik dahil bütün meslekler ruhumuzu kemirip duruyor, inceden inceden. Makyajla kapatıyoruz kemirilen yerlerin üstünü, ruhumuzdaki gedikleri, benliğimizdeki oyukları. Meşguliyetle, sosyallikle, unvanla, kariyerle, şan şöhretle kapatıyoruz. Ama alttan alta birçoğumuz aynı dertten mustaribiz: Tamamlayamadığımız bir eksiklik duygusunu, azalmayan bir bezginliği sırtımızda un çuvalı gibi taşıyoruz. Monoton bir değirmen taşı günlerin akışı. Dönüyor kendi ritmiyle. Bizi o çarkın dışına çıkaracak bir aşk arıyoruz. Sıradışı bir sevda. Ama gel gör ki ne Ferhat´ız dağları delecek, ne Simurg kuşlarıyız mavilikte kanat çırpacak. Hem gizliden gizliye masalsı ve destansı bir sevda arıyor hem de masalları ve destanları hayatımızdan satır satır siliyoruz.

GİDEBİLİRİM İSTERSEM

Adam mesleğinde hayli yükselmiş, kadınsa çocukları büyütmüş artık. Ne sıradışı bir heyecan var, ne yeni bir sınav. Birbirlerine tahammül edemedikleri zamanlar da oluyor. Aynı çatı altında iki ayrı dünya kurmuşlar kendilerine, daracık bir kesişim gösteren iki ayrı küme gibiler. Öyle günler oluyor ki, "Çekip gitsem," diyor adam içinden. "Yeniden başlasam hayata, tazelensem, yenilensem. Kırkından sonra, ellisinden sonra yepyeni bir hayata atılanlar var. Ben de geç kalmış sayılmam. Bunca zaman karımı ve çocuklarımı incitmemek için hep alttan aldım ama artık çocuklar büyüdü, karım da kendine yeter. Üstelik erkek olmanın biyolojik avantajları var. Bir kadın altmışında anne olamaz ama bir erkek altmışında, hatta yetmişinde baba olabilir. Kadınlar önce çocuklarına, sonra torunlarına bağlı oluyor. Halbuki bir erkek bağımsız kalabilir. Gidebilirim istersem. Bir gün belki…"

Öyle günler oluyor ki, "Çekip gitsem," diyor kadın içinden. "Yeniden başlasam hayata, tazelensem, yenilensem. Otuz beş yaşına kadar habire didişiyorsun, ya ailenle akrabalarınla, ya arkadaşlarınla, ya sevdiğinle, ya bedeninle. Otuz beş kırk arası yavaş yavaş duruluyorsun. Ama esas kırkından sonra başlıyor kadınlık. Kadın ancak o yaştan sonra pişiyor, olgunlaşıyor, kendini buluyor. Bunca zaman kocamı ve çocuklarımı kırmamak için hep alttan aldım ama artık çocuklar büyüdü, kocam da kendine yeter. Hem kadın olmanın avantajları var. Erkekler nedense yalnız kalamıyorlar. Ürküyorlar yalnızlıktan. Karanlıktan korkan oğlan çocukları gibiler. Halbuki kadınlar yalnız yaşayabiliyor. Yalnız ve bağımsız. Bir kez dul kalan kadın kolay kolay evlenmiyor. Bir ilişkiden çıkan kadın kolay kolay yenisine başlamıyor. Biz kadınlar erkeklerden daha dayanıklıyız. Gidebilirim istersem. Bir gün belki…" Gitmek ama nereye? Tası tarağı toplayıp Ege´de bir köye mi gitmeli? Bodrum´a, Kaş´a ya da adı sanı duyulmamış bir sahil kasabasına mı çekilmeli? Sırtta çanta, elde tren bileti dünyayı mı dolaşmalı yoksa? Yahut Uzakdoğu´ya, Hindistan´a filan mı gitmeli, mümkün olduğunca uzağa, kendinden kaçarcasına? Kaç hayat yaşayınca yorulur insan? Kaç seneden sonra yaşlı, kaç hezimetten sonra bezgin, kaç sevdadan sonra kalpsiz, kaç kelimeden sonra lâl olur kişi? Ne adam göze alabiliyor çekip gitmeyi, ne kadın. Kalıyorlar aynı yerde, tıpatıp aynı şekilde. Evlilikleri orada burada konuşuluyor, ´en başarılı evlilikler´ arasında sayılıyor. Parmakla gösteriliyorlar. Bunca senedir mutlu bir evlilik yürütmenin sırrını soranlara "Karşılıklı sevgi ve saygı" diyorlar gülümseyerek. Diyemiyorlar ki "Karşılıklı sevgi ve saygı ve bir de karşılıklı bir türlü çekip gidememek…" Günler günleri kovalıyor. Günler günleri aynen tekrarlıyor. Yoruluyorlar. Yaşamaktan değil, yaşayamamaktan yoruluyorlar.


Elif Şafak Anarşist Aşklar
 
"Uzun ve Mutlu Evliliğin Sırrı" konulu seminerde 49 yıldır evli olan bir adam konuşmacıymış. Adam konuşması sırasında;

"...Eşime hep iyi davrandım, memnun ettim, en önemlisi 25. yıldönümümüzde onu Amerika’ya götürdüm."

Bunun üzerine izleyicilerden bir soru gelmiş:

"Peki 50. yıldönümünüzde eşiniz için ne yapacaksınız?"

"Gidip geri getireceğim..."


:)))
 
Yeni bir ilişkiye başlamanın heyecanı, beraberinde biraz endişe de getirir. Sırtımızda taşıdığımız geçmiş hüzünler yüzünden, kolay değildir yeniden sevmek. Korkular, ilişkileri ağır darbelerle bitirir.

Korkular İlişkileri Bitirir mi?

Basit değil elbette, kim bilir kaç fırtınadan çıkıp gelmiş, kendi limanında dinlenirken yürek; bir tatlı melteme, bir gün batımına kanıp, tekrar denizlere açılmak. İsteriz, isteriz de ah şu korkularımız kemirip durur içimizi.
Bütün yaşanmışlıklarımız elimizde, hiç temizlemeden kendi yanlışlarımızı, sorgular dururuz karşımıza çıkanları. Biraz şiir tadında başlamış yazı, şimdi okurken fark ettim ama bugün böyle. Gönlümün en sefa yerinde bir tat var demek ki.
İlişkileri düşünüyordum. Ne zaman yeni biri içimizde bir garip heyecan yaratsa, imdat frenine basmak ihtiyacı hissederiz. Ne çok endişe biriktirmişiz demek ki, ne çok sevda artığı.Güveni yitirdik sanırım, birine gözü kapalı inanma duygusunu kaybettik. Haklıyız aslında! Ne zaman bir dala tutunsak, elimizde kaldı. Şimdi, bu yüzden korkuyoruz.
Korktukça yalnızlığa bir adım daha yaklaşıyoruz. Yalnızlığa alıştıkça, yozlaşıyoruz. Bir fanusun içinde, camdan duvarlar arkasından, özlediğimiz aşka bakıyoruz. İç çekiyoruz, özeniyoruz. Bir yanımız git diyor, sınırsızca yaşa aşkı; öbür yanımız uçurum. Sanki omuz başlarında şeytan ve melek, sürekli kulağımıza fısıldıyor. Şaşırıyoruz o zaman, sendeliyoruz.
Aslında bütün bunların altında iki önemli duygu yatıyor. Yani, korkumuzun ana fikri iki noktadan doğuyor. İlki tekrar incinme fobisi, kabuk bağlamış yüreklerimiz bir daha kanasın istemiyoruz. İkincisi, aptal yerine konmaktan kaçıyoruz.
Bir ihanetin ortasında bulunca kendimizi (bahsettiğim ihanet mutlaka cinsel olmak zorunda değil) aslında aldanışımıza, düşürüldüğümüz konuma öfkeleniyoruz. Yalanlarla kandırılmak ağrımıza gidiyor, inciniyoruz. Bu sancıları bir daha yaşamamak için, temkinliyiz. Ama bu sefer de dozunu ayarlayamıyoruz.
Endişelerimiz, yaralarımız, acılarımız, fobilerimiz yüzünden, kısacası bavulumuzda taşıdıklarımız yüzünden, inancımız da kalmadı. Sadece bundan dolayı kim bilir ne çok güzel kalbi bir kalemde harcıyoruz? Şans vermiyoruz ilişkilere, ilk hatada siliyoruz, üstünü çiziyoruz. Terk etmenin bu kadar kolay olduğu bir ortamda, emek vermeye değer mi diye düşünmüyoruz. Yani, geçmiş yakamızı hiç bırakmıyor.
Korku denilen duygu, paraya benziyor. Bankada faizi ile sürekli büyüyor. Yalnız kaldıkça, yeniden incinmeye cesaret edemedikçe, zenginliğimiz artıyor. İşin kötü tarafı, bu zenginlikle sadece daha büyük yalnızlıklar satın alınıyor.
Ne kadar korksak da, ne kadar kaçsak da, gün gelip yakalayacak aşk denilen ateş hepimizi. Direnirsek gideceğimiz tek yol karanlık olacak. Korkular ilişkileri bitirir mi? Evet bitirir, hem de bazen hiç başlayamadan. İşte, bu yüzden, bütün küllenmiş acılarımızı bir tarafa bırakıp, cebimize koyduğumuz dersleri endişeye çevirmeden, merhaba demeyi öğreneceğiz aşka. Sonucu ne olursa olsun, acısını çekmeye değer bir aşk yaşamak bile, yalnız bir ömrü geceler boyu yaşamaktan daha iyi olacaktır. Ayrıca kim bilir, belki bu sefer………..
 
MUTLULUK KİMİN SORUMLULUĞU?

“Onunla, beni mutlu etsin diye evlendim; beni mutlu etmedi!” ya da, “Onu mutlu etmek için her şeyi yaptım, ama mutlu olmadı,” türünden yaklaşımlar azımsanmayacak sayılarda; sık sık duyarız.

Mutluluk kimin sorumluluğu?

Doğal olarak yetişkin insanlardan söz ediyorum.

Normal yaşam koşulları içinde düşünüldüğünde, yetişkin insanın kendi mutluluğundan sorumlu olmasını beklersiniz.

Aslında iyice incelenip irdelendiğinde mutluluğun kişinin kendine, ilişkilerine, topluma, evrene, yaşamına anlam verişinin bir yansıması olduğunu görürüz.

Anlam verişin yansıması ne demek?… Kendi varoluşunu anlamlı görme veya görmeme ne demek?. Bana göre Shakespeare özetlemiş; “var olmak veya olmamak.”

Dış koşullar ne olursa olsun, kendi varoluşunu anlamlı bir bütün olarak gören insan mutludur. Bu bizi kişisel bütünlük olgusuna getiriyor; doğal olarak. Yani, kişisel bütünlükten yoksun olan kişinin mutlu olması olanaksızdır. Daha büyük ev, daha lüks araba, daha konforlu bir yaşam gibi dış koşulları iyileştirerek daha mutlu olacağını sanan kişi, bunları elde etmek için kişisel bütünlüğünden taviz verdiğinde, kendi varoluşunu anlamlı görme konusunda fakirleşmektedir.

Ve dış koşullar iyileşirken kendine olan saygısını ve mutluluğunu kaybetmektedir.

Evet, mutluluk kişinin anlam verişinin içinde gizlidir; anlam verme sürecinin temelinde de kişinin bütünlüğü yatar.

İnsan kendi kişisel bütünlüğünden sorumludur.

Her insan kişisel bütünlükten ne zaman ve ne kadar yoksun davrandığını sezgisel olarak bilir. Kimi insan için bu sezgi çok önemlidir; kimi insan ise kaale alınmaya değmez.

*Kişisel Bütünlüğüm Denetimim Altında

Denetimimiz altında olan ve denetimimiz altında olmayan şeylerin farkına varmak kişinin olgunlaşmasında önemli bir adımdır. Mutluluk için en önemli kaynak olan kişisel bütünlük kesinlikle kişinin denetimi altındadır.

Yaşamımda denetimim altında olanlardan sorumluluk alırım ve onlarla ilgili olarak elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. En iyisini yapmaya çabalamak, bu çabanın sonucunda alınan sonuç ne olursa olsun, olgun insan için mutluluk kaynağıdır. En iyisini yapmaya çabalamak kişisel bütünlüğün ve bu nedenle de başarının ve mutluluğun kaynağıdır. En iyisini yapmaya çalışırken öğrenmeye açık olurum, öğrendikçe olgunlaşırım, olgunlaştıkça daha gerçekçi olarak yaşamın anlamının benim kişisel bütünlük içinde en iyisini yapma niyetimde gizli olduğunu görürüm.

*Mutluluğun Kaynağını Dışımda Bekleyince

“Evliliğimde her şey istediğim gibi giderse ben mutlu olurum,” diyen kişinin evliliğinde mutlu olması olanaksızdır; çünkü mutluluğunu kendi dışında yer alacak olaylara ve süreçlere bağlıyor. Bu, “Güneşli havada, 24 derece ısıda, nem düşük ve 300 metre yükseklikte mutlu olurum,” demeye benziyor. Bu kişi ancak çok kısıtlı zamanlarda kısa süre mutlu olacaktır. Yerin yüksekliğini seçebilirsin ama havanın güneşli olmasını, ısısını, nemini denetlemen olanaksızdır.

Böyle bir beklenti içinde olan kişi kendini doğadan kopararak sahte bir dünya yaratmaya doğu gider; o dünyada, alış veriş merkezlerinde olduğu gibi ışık, ısı, nem sürekli denetlenir ve kişi bu yapma dünyada mutlu olmaya çalışır.

Birçok evlilikler, eşlerin birbirlerini sürekli denetleme istemi nedeniyle, alış veriş merkezlerindeki gibi yapaysallaşmıştır. Eşlerin kendi özgün kişiliklerini kaybettikleri bu yapay dünyada, yapay kişilikler yapay mutluluklar arayışı içindedir.

“Hayatımda her şey istediğim gibi giderse mutlu olurum,” yaklaşımı mutluluğun kaynağını dışarıda arama tutumunu yansıtır. Olgun ve gerçekçi bir kişinin tutumu değildir. Çünkü yaşamımızda da denetleyebildiğimiz şeylerin sayısı gerçekten çok azdır. “İş yaşamımda her şey yolunda giderse mutlu olurum,” diyen kişi de aynı yolun yolcusudur.

*Mutluluğun Kaynağını İçimde Bulmak

“Evliliğimde her şeyin istediğim gibi gitmesi için elimden gelenin en iyisini yapacağım,” diyen kişinin evliliğinde mutlu olması için bir tek koşul vardır; o da, elinden gelenin en iyisini yapma niyeti içinde olması ve çabalamasıdır. İçinde bulunulan koşullar içinde elden gelenin en iyisini yapmaya niyetlenmek ve gayret etmek kişinin kişisel bütünlüğünden, yani iç dünyasından, kaynaklanır. Bu kişi mutluluğunu kendi dışında yer alacak olaylara ve süreçlere bağlamamış olur; niyetinin saflığı onun mutluluk kaynağıdır.

“İş yaşamımda her şeyin yolunda gitmesi içinde elimden gelenin en iyisini yapacağım,” diyen kişi de, işler nasıl giderse gitsin, niyetinin saflığı içinde, elinden gelenin en iyisini yaptığı sürece, mutludur.

Bazı okurlarım, “İş zarar ettiği halde mi?” diye akıllarından bir soru geçiriyor olabilirler.

Evet, iş zarar ettiği halde bu kişi mutludur. Bir tek koşul var: bu kişinin kişisel bütünlük içinde olması. İşi iyi gidince mutlu olan ve işi kötü gidince mutsuz olan, “niyetinin saflığı içinde elinden gelenin en iyisini yapmaya çabalayarak kişisel bütünlük içinde yaşamanın” gerçek mutluluk olduğunu bilmeyen henüz olgunlaşmamış kişidir.

“Hayatımda her şey istediğim gibi giderse mutlu olurum,” yaklaşımı gerçekçi ve olgun bir yaklaşım değildir. Gerçekçi olmayan her tutum gibi, bu tutum da, kişinin yaşamında önemli sorunlar yaratacaktır.

Yaşamdaki her şeyi denetim altında tutmaya çalışmak olanaksızı olanaklı kılmak çabasıdır; böyle bir çaba kişiyi nevrotik yapar. Nevrotik kişi kaygılar denizinde yüzerken mutlu olması olanaksızdır.

*Bana Göre Mutluluk

Mutluluk konusunu irdelemeye son vermeden önce kendimce birkaç büyük laf etmek istiyorum.

Mutlu olmayı başarmak demek, kişisel bütünlük içinde yaşamayı başarmak demektir.

Kişisel bütünlük içinde yaşamayı başarmak demek, insan olmayı başarmak demektir.

Mutlu olmak konusunu tartışmak, insan olmak konusunu tartışmak anlamına gelir.

İnsanın doğası kendini gerçekleştirme yönünde programlanmıştır ve kendini gerçekleştiren insan ise mutlu olmaya mahkumdur.

Doğan Cüceloğlu
 
sevgi bizi özgür kılan gizli hazinemizolsa da aynı zamanda bataklık da olabilirl..bu anlaşılabilir.. çünkü içimizdeki herşey..bilinç ve bilinçaltı.. yakın ilşkilerde ortaya çıkar..bizim çocukluğumuzda duyduğumuz terkedilme korkusu,doyurulmamış gereksinimlerimiz..ve ebeveynlerimize karşı bastırılmış öfkemiz..sık sık yüzeye çıkar.. ben bunun için bir sevginin yapım.. yakınlaşma aşamasını çok yorucu bulurum..içimizde saplanan herşey.. sevginin yakınlaşma sürecinde açığa çıkıverir.. kendimizi ortaya koyma ifade etme kaygısı taşırken kendimize yeniden yolculuk yaparız sanki..

ve her sevi yeni bir ayna tutar benliğimize.. yeniden sarar yeniden yansıtır..ve her sevgide başka canavarlarıyla karşılaşırız benliğimizin o aynada..aynalar şeklimizi de değiştirir kimi içbükey kimi dışbükey.. kimi dev aynası kimisi cüce.. kimi göz den ibaret yapar sadece bizi kiminin gözü kocaman ellerimiz..her tür ilşkide farklı hissederiz.. çünkü herkes farklı bir aynadır..
aynaya yaklaşmak bizim kalbimizi açabilir ve neden sonuç ilşkilerine dayanmaksızın bazı görüntüler görebiliriz.. daha merhamet dolu.. daha korku dolu..daha sevecen.. daha çok acı çeken..

aynaya bakmasını bilirsem bana yadsıdığım beni öğretir..ve Onu affetme şansı verir..
aynaya bakmasını bilmezsem.. yadsıdığım ben le karşılaşıp.. bütünleşme.. ve vedalaşma şansını yitiririm..

kırık dmkük de göstermiş olsalar tüm aynalarımı sevgiyle kabul ediyorum :)

cansuyu
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst