Güncel olmayan bir tarayıcı kullanıyorsunuz. Bu web sitesini veya diğer web sitelerini doğru şekilde göstermeyebilir. Yükseltmeli veya bir alternatif tarayıcı kullanmalısınız..
Sizin de benim de sürekli olarak zevk yaratan değerlere doğru hareket halinde olduğumuz doğrudur ama bazı duygulara diğerlerinden daha çok değer verdiğimiz de doğrudur. Size en büyük zevkleri vereceğini düşündüğünüz duygular nelerdir? Sevgi mi, başarı mı? Özgürlük mü, yakınlık mı? Serüven mi, yoksa güvence mi?
Ben en çok değer verdiğimiz bu zevkli durumlara yaklaşmak istediğimiz değerler diyorum, çünkü bunlara ulaşmak için en çok şeyi yapmaya hazır ve razıyızdır. Hayatınızda sürekli olarak yaşamanın sizin için önemli olduğu bazı duygular nelerdir? Bu soruyu seminerlerde sorduğumda, katılımcılarım her zaman şu tür kelimelerle cevap veriyorlar: Sevgi, Başarı, Özgürlük, Yakınlık, Güvence, Serüven, Güç, İhtiras, Rahatlık, Sağlık...
Bu değerlerin hepsini önemli bulduğunuz herhalde doğrudur. Hepsini hissetmek istediğiniz de doğrudur. Ama bunların hepsine eşit değer vermediğinizi söylesek, yanlış mı olur? Besbelli içlerinden bazılarını elde edebilmek için, biraz daha çok şey yaparsınız. Aslında hepimizin bir değerler hiyerarşisi vardır. Herkes bu listeye baktığında, kendisi için bu duygulardan bazılarının diğerlerinden daha önemli olduğunu düşünecektir. Değerlerinizin hiyerarşisi, her an verdiğiniz kararları etkilemektedir. Bazı insanlar rahatlığa ihtirastan daha çok ağırlık verir, ya da özgürlüğe güvenceden yakınlığa başarıdan daha çok önem verir.
Hemen bir süre ayırın, listeye bakıp hangisine en büyük değeri verdiğinizi seçin. Listeyi yeni baştan, kendi sıralamanıza göre yazın, 1 numarayı sizin için en önemli olan duygu durumuna, 10 numarayı da en az önemli olanına verin. Buna şimdi zaman ayırın ve boşluklara kendi önem sıralamanızı yazın.
"Karakterinize şöhretinizden daha çok önem verin. Çünkü karakteriniz, aslında neyseniz odur. Oysa şöhretiniz, başkaları sizi ne sanıyorsa odur."
JOHN WOODEN
Şimdi bu sıralamadan ne öğrendiniz? Eğer ben sizin yanı başınızda oturuyor olsaydım, herhalde size birtakım kaliteli feedback'ler verebilirdim. Örneğin, 1 numarayı özgürlüğe, 2'yi ihtirasa verir, ardından da serüvenle gücü sıralarsanız, sizi daha iyi tanımış olurdum. Baş değerleri güvence, rahatlık, yakınlık ve sağlığa veren birinden farklı kararlar vereceğinizi bilirdim. Bir numaraya serüveni koyan insan, güvenceyi koyanla aynı kararları mı verir sizce? Bu iki insan aynı tip araba mı satın alır? Aynı tür tatillere mi gider? Aynı mesleği mi seçer? Asla.
Unutmayın, değerleriniz ne olursa olsun, hayatınızın yolunu etkiler. Bazı duyguların bize diğer duygulardan daha fazla zevk verdiğini hepimiz hayatımız boyunca öğrenmişizdir. Örneğin bazı insanlar en büyük zevki almak için, olayların kendi kontrollerinde olmasını, şevkle ve enerjiyle ileri atılmayı isterler. Tüm eylemlerinin en baş odağı bu olur. Kimlerle ilişki kuracaklarını, bu ilişkileri ne yapacaklarını, nasıl yaşayacaklarını hep bu odak saptar. Aynı zamanda da, tahmin edebileceğiniz gibi, kontrolün kendi ellerinde olmadığı ortamlarda onlara büyük rahatsızlık duyguları verir.
Bunun tersine, bazı kimseler de acıyı, kontrolü elinde tutma fikrine bağlarlar. Dünyada her şeyden çok istedikleri, bir özgürlük duygusu ve serüvendir. Bu yüzden, kararları çok farklı olur. Yine bazıları, daha farklı bir duygudan, katkıda bulunmaktan, en büyük zevki alırlar. Bu değer onların sürekli olarak, "Neyi verebilirim? Nasıl bir fark yaratabilirim?" diye sormalarına yol açar. Bu da kuşkusuz onları, kontrolü başa alanlardan çok farklı yönlere götürür.
Değerlerinizin ne olduğunu bir kere bilince, neden sürekli olarak şimdi gittiğiniz yönlere yöneldiğinizi de anlamış olursunuz. Ayrıca, değer hiyerarşinize bakarak, neden bazen karar vermekte zorlandığınızı ya da neden hayatınızda bu kadar çok çelişki olduğunu anlayabilirsiniz. Örneğin bir insanın bir numara verdiği duygu özgürlükse, iki numara da yakınlıksa, bu bağdaşmaz değerlerin birbirine bu kadar yakın,olması o kişiye sürekli zorluk çıkaracaktır.
Bir keresinde danışmanlık yaptığım bir adamın sürekli olarak bu itme-çekme duygusunu yaşadığını hatırlıyorum. Sürekli olarak özerklik arar ama onu elde edince de yakınlık özlemi çekerdi. Yakınlığa yöneldiğinde, bu sefer özgürlüğünü kaybedeceğinden korkar, ilişkiyi sabote ederdi. Kendisi iki değer arasında gidip gelirken, ilişkilerinden biri de bir kopup bir geri dönerek varlığını sürdürüyordu. Ben ona değer hiyerarşisinde basit bir değişim yaptırttığımda, ilişkisi de hayatı da bir anda değişti. Önceliklerin yerini değiştirmek, güçlülük yaratır.
Kendi değerlerinizin ne oduğunu bilmek, neyi neden yaptığınıza bir açıklık getirir, daha tutarlı yaşarsınız. Ama başkalarının değerlerini bilmek de aynı derecede önemlidir. İlişkiniz olan ya da birlikte iş yaptığınız birinin değerlerini bilmek, yararlı olur mu sizce? O kişinin değerlerini bilmek, elinde pusulayı bilmeniz demektir. Nasıl karar verdiklerini de anlarsınız.
Kızım Jolie inanılmayacak kadar zengin bir hayat yaşar, en yüksek değerleri her zaman yerine gelir. Aynı zamanda kendisi harika bir aktrist, dansçı ve şarkıcıdır. On altı yaşına geldiğinde, Disneyland'de gösterilere çıkmak için yarışmalara girdi (kabul edilirse, başarıya verdiği değerlerin yerine geleceğini biliyordu). 700 yarışmacıyı geçerek parkın ünlü Electric Light Parade'inde rol kazandı.
Başlangıçta Jolie sevinçten kendinden geçti. Biz de arkadaşları da, hem sevindik, hem de onunla gurur duyduk. Hafta sonlarında sık sık gidip onu seyrediyorduk. Ama Jolie'nin programı çok yorucuydu. Hafta içi de hafta sonu da her akşam gösteriye çıkıyordu. Okul da henüz yaz tatiline girmemişti. Bu nedenle her akşam, trafiğin en sıkışık olduğu saatte, San Diego'dan Orange County'ye kadar araba sürmek, prova yapmak, saatler boyunca gösteriye çıkmak, ardından da gece yarısından sonra arabayla eve dönmek, yatıp sabaha okul için erken kalkmak zorundaydı. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu günlük gidiş gelişler, bu uzun çalışma süreleri sonunda bir ıstıraba dönüştü... Bu arada, giymek zorunda kaldığı o ağır kostümün sırtına acı verdiğini hiç saymıyorum bile.
Ama Jolie'nin açısından daha da beter olan şey, bu programın özel hayatını etkilemesi, ailemizle ve arkadaşlarıyla geçirecek vakit bırakmamasıydı. Bir yığın verimsiz duygu durumları arasında gidip geldiğini görmeye başlamıştım. Yere şapka düşse çığlık atıyor, her şeyden sürekli olarak yakınıyordu. Jolie'ye uymuyordu bunlar. Bardağı taşıran damla, üç haftalık sertifika programı için Havvaii'ye gitmek üzere bütün aile toparlanmaya başladığı zaman geldi. Tabii Jolie bizimle gelemiyordu. Evde kalıp Disneyland'deki işini sürdürmek zorundaydı.
Bir sabah olanlar oldu, gözyaşları içinde bana geldi. Kararsızdı, kafası karmakarışıktı. Öyle hırslanmış, öyle mutsuz, öyle doyumsuzdu ki! Oysa daha altı ay önce imkânsız görünen bir amacına ulaşmıştı. Şimdi ise, Disneyland ona acı veriyordu. Neden? Çünkü en çok sevdikleriyle vakit geçirmesini engellemekteydi. Ayrıca Jolie her zaman, sertifika programlarına katılmanın ona çok büyük bir büyüme getirdiğine inanırdı. Hayatındaki her şeyden çok. Arkadaşlarının pek çoğu bu programa her yıl katılırlardı. Disneyland artık can sıkıyordu, çünkü kendini orada pek büyüyemiyor gibi hissetmekteydi. Bizimle sertifika programına gelme fikri de acı veriyordu ona. Sebatsız biri olmak istemiyordu. Ama Disneyland'deki işini sürdürürse, kendisi için en önemli saydığı şeyleri kaçıracaktı.
Birlikte oturduk, hayatının en yüksek değerlerinin neler olduğuna bir göz atmasına yardım ettim. Sıralama şöyle oldu:
1) sevgi,
2) sağlık ve canlılık,
3) büyüme,
4) başarı.
O değerlere baktığımda, doğru kararı vermesine yardımcı olabileceğimi hemen anladım. "Disneyland'deki işin sana ne veriyor?" diye sordum. "Nesi önemli orada çalışmanın?" Başlangıçta buna heyecanlandığını, çünkü bunu yeni arkadaşlar edinme, çalışmasından ötürü saygınlık kazanma, eğlenme, tecrübe biriktirme ve başarı duygusu tadma olarak gördüğünü söyledi. Ama şimdi, başarı duygusunu pek tadamadığını, çünkü artık kendini büyüyormuş gibi göremediğini anlattı. Daha hızlı büyümek için yapabileceği başka şeyler de bulunduğu kanısındaydı. "Kendimi yakıp kül ediyorum" dedi. "Sağlıklı değilim. Ailemle olmayı da çok özlüyorum."
Ona sordum. "Hayatının bu alanında bir değişiklik yapmak ne anlama gelir? Disneyland'den çıkıp vaktini evde geçirsen, bizimle Havvaii'ye gelsen, bu sana ne verir?" Yüzü hemen parladı. Gülümseyerek, "Eh sizinle birlikte olurum" dedi. "Erkek arkadaşımla geçirecek biraz zamanım olur. Yeniden özgür olurum. Biraz dinlenirim, jimnastiklerimi yapıp yeniden forma girerim. Okuldaki 4.0'lık ortalamamı düşürmeyebilirim. Büyümenin ve başarı kazanmanın başka yollarını bulurum. Mutlu olurum!"
Ne yapması gerektiği açık seçik önüne serilmişti. Mutsuzluğunun kaynağı belli olmuştu. Disneyland'de çalışmaya başlamadan önce en üst değerlerinin hepsini tutturuyordu. Sevildiğini hissediyordu, sağlıklıydı, büyümekte olduğunu da hissediyordu. Böyle olunca, listede bir sonra gelen değerin peşine düşmüş, başarıyı kovalamıştı. Ama bunu yaparken yarattığı ortamda, en üst üç değerini yitirmişti.
Bu çok sık yaşanan bir tecrübedir. Önce en baştaki değerlerimizi tutturmamız gerektiğini hepimiz anlamak zorundayız. Onlar bizim en büyük önceliklerimizdir. Ve unutmayın, tüm değerlerimize aynı anda ulaşmanın bir yolu da her zaman vardır. Bundan azına razı olmadığımızdan emin olmalıyız.
Jolie'nin kararında son bir engel daha vardı. Disneyland'den ayrılmaya hâlâ acıyı bağlamış durumdaydı. Hayatta en sevmediği şey maymun iştahlılıktı. Bu görüşüne ben de katkıda bulunmuştum, çünkü işler zorlaşınca pes eden insanların hiçbir şey başaramayacağı kanısındayımdır. Kızım Disneyland'den çıkmayı, pes etmek olarak görüyordu. İnsanın hayatını kendi değerleriyle tutarlı biçimde yaşamak için vereceği bir kararın, pes etmek sayılmayacağını söyledim ona. Eğer iş zor diye çıkıyor olsa, ona devam etmesini ilk söyleyen ben olurdum. Ama durum öyle değildi. Ben de ona, bu fırsatı bir başkasına bir armağan haline çevirmesi için olanak tanıdım.
"Jolie" dedim, "İlk yedek olsan, sonra asıl seçilen vazgeçse, senin gösteriye katılma şansın doğsa, neler hissederdin? Bu armağanı bir başkasına versene!" Jolie'nin sevgi tanımı kısmen katkıda bulunmak olduğu için, bu sözüm hemen en yüksek değerine bağlandı. İşten çıkmayı acıya bağlamaktan vazgeçti, kararına zevki bağlayıverdi.
Değerlerle ilgili bu dersi hiçbir zaman unutmadı. İsin ilginç yanı, tüm yüksek değerlerine cevap veren bir başka fırsat da buldu. Hem kendini daha mutlu hissedip daha çok eğlendi, hem de kısa bir süre sonra San Diego Starlight Tiyatrosu'nda oynanan bir oyunda işe girdi.
Zevkli oldukları için tatmak istediğimiz duygular olduğu gibi (zaten hayatta bunlara doğru gideriz), kaçınmak için ne olsa yapacağımız bazı duygularımız da vardır. Ben kariyerimin ilk başlarında daha ilk şirketimi kurarken, bir yandan hep seyahatteyken bir yandan da şirketimi yönetme konusunda çok büyük sorunlarla karşılaşmıştım. Bir ara, beni temsil eden birinin pek de dürüst olmadığı gibi bir görünümle karşılaşmıştım. Eğer benim gibi yüzbinlerce insanla iş yapmaya kalkarsanız, onlarla binlerce anlaşmaya varırsanız, ortalamalar kanunu size birilerinin sizi kandırmaya çalışacağını söyler zaten. Ne yazık ki böyleleri de hep, bütün beklentilerinizi aşan o binlerce ilişkinin arasında en aklınızda kalanlar olur.
Böyle acılı bir durumun sonunda, kendime yeni bir genel müdür aramaya kalktım. Şirketimi gerçekten yönetebileceğini düşündüğüm biri. İnsanların değerlerini öğrenebilme konusunda yeni edindiğim araçla, adayların her birine, "Hayatında en önemli şey nedir?" diye sordum. Bazıları, "başarı", "bir numara olma" gibi şeyler söylediler. Ama içlerinden biri sihirli kelimeyi buldu. "Dürüstlük" dedi.
Söylediğine hemen inanmadım. Daha önce birlikte çalıştığı kişilerden onu soruşturdum. Çok dürüst biri olduğunu onayladılar. Hattâ bazen namus söz konusu olduğunda, kendi ihtiyaçlarını bile ikinci plana iter," dediler. Kendi kendime, "İşte beni böyle birinin temsil etmesini istiyorum" dedim. İşi gerçekten güzel yaptı. Ama çok geçmeden hızla gelişen işime birinin daha yardım etmesi gerektiği ortaya çıktı. Daha başka becerileri olan biri. Genel Müdürüm, kendisiyle birlikte çalışabilecek birini önerdi, kuruluşumu ikisi birlikte yönetmeye başladılar. Durum bana harika görünüyordu.
Söz konusu adamla tanıştım. Ondan Bay Smith diye söz edelim (Bu kitapta, pek de masum olmayanları korumak için isimler değiştirilmiştir). Bana harika bir demonstrasyon yaptı, yılların birikimi olan tecrübesini kullanıp şirketimi nasıl bir üst düzeye çıkarabileceğini gösterdi. Benim boş zamanım kalacaktı, daha büyük seminerler düzenleyebilecek, daha çok sayıda insanı etkileyip yardım edebilecektim, hem de o kadar çok seyahat etmek zorunda kalmayacaktım. O sıralarda yılın 150 gününü evden uzakta geçirmekteydim. Ayrıca, bu adam sonuçlar gelmeden para da almak istemiyordu! İnanılmayacak kadar iyi bir teklifti. Anlaşmaya razı oldum. Bay Smith'le benim dürüst genel müdürüm şirketimi birlikte yönetmeye başladılar.
Bir buçuk yıl sonra uyanıp baktım ki, gerçekten teklifin parlaklığına inanmamak gerekirmiş! Evet, seminerlerim daha büyümüştü, ama ben yılda 270 gün evden uzakta kalıyordum. Becerilerim ve etkim artmıştı. Eskisine göre çok daha fazla insana yardım edebiliyordum, ama bir de haber aldım ki, canla başla koşturup uğraştığım halde 758.000 dolar borçtaymısım. Bu nasıl olabilidi? Eh, yönetim kadar güçlü şey var mı? Bu şirketlerde de böyle, kendi içimizde de. Besbelli yöneticilerim, istediğim tipte insanlar değildi.
Ama daha da beteri, Bay Smith bu on sekiz aylık süre içinde kasalarımızdan çeyrek milyon dolar götürmüştü. Yeni bir evi, yeni bir arabası vardı. Ben bunları diğer işlerinin geliriyle aldığını sanıyordum. Öyle şaşırmıştım ki! Öfkeliydim, çileden çıkmış, yıkılmıştım dersem, inanın ki Değişim Sözlükçesini kullanıyorum! O sıra kullandığım metaforlar daha çok, "Sırtımdan bıçaklandım" "İlk evlâdımı katletmeye çalıştı!" gibi şeylerdi. Böylesi bir duygusal yoğunluğa ne diyorsunuz?
Ama beni asıl şaşırtan, dürüst genel müdürümün bunlar olup biterken beni hiç uyarmayışıydı. O biliyordu durumu! İşte o zaman anlamaya başladım ki, insanlar yalnız zevke doğru gitmekle kalmıyor, acıdan da sürekli kaçıyorlar. Benim dürüst genel müdürüm, bu adam için kaygılandığımı bana söylemeye çalışmıştı gerçekten. Üç ay eve dönmeden dolaştığım bir gezinin sonunda bana gelmiş, Bay Smith'in dürüstlüğünden kuşku duyduğunu söylemişti. Ben hemen kaygılanmış, bunun nedenini sormuştum. O da bana, "Yeni işyerine taşındığımızda en büyük odayı o aldı" demişti. Bu öyle önemsiz, öyle küçük bir konuydu ki, hemen kızdım. "Bak" dedim. "Onu buraya sen getirdin. Şimdi de sen çözümle durumu." Sonra fırtına gibi odadan çıkıp gittim.
Şimdi anlıyordum ki, adam bana bilgi vermek istediğinde ben ona acı vermiştim. Yorgun ve stresliydim. Olup bitenin daha derinlere giden anlamını kavrayamamıştım. Bu kadarı yetmiyormuş gibi, genel müdürüm bana bir kere daha gelip bilgi vermeye çalıştı. Bay Smith'le konuşacağı yerde bana gelmesinin dürüst bir hareket olmadığını söyledim, çıkıp Bay Smith'in odasına gittim, "Bak, senin hakkında bir yığın şey söylüyor. Konuyu ikiniz aranızda çözümleyin!" dedim. Bundan sonra Bay Smith'in ona ne kadar acı vermiş olacağını düşünebiliyor musunuz?
Şimdi dönüp o olaylara baktığımda, bana gerçeği neden söylemediğini çok iyi anlıyorum. Şirketime çeyrek milyon dolar çalacak birini getirmiş olmaktan ve bunu bana söylemekten duyduğu acı, işi kısa vadeler için idare edip ertelemekten, bir şekilde çözebileceğini hayal etmekten çok daha büyük bir acıydı.
Aslında bu genel müdürümle olan ilişkilerime bakıyorum da, sorunların hep, çatışmadan kaçınmak için bazı şeyleri yapmamasından kaynaklandığını görüyorum. Çalışma onun için acıların en büyüğüydü. Evet, dürüstlük de önemliydi, ama kavgadan kaçmak daha önemliydi. Bu nedenle benimle iletişim kurmuyor, yine de kendini dürüst sayıyordu, çünkü ona hiçbir zaman, "Bay Smith para alıyor mu?" diye sormamıştım. Sorsam, söyleyecekti.
Duruma çok kızıyordum, parasal ve duygusal açıdan büyük sıkıntılar içindeydim, ama bir yandan da ömrümün en değerli derslerinden birini öğrenmiş, insan davranışını anlama konusunda bulmacanın son parçalarını da birleştirmeyi başarmıştım. Acı ve zevk denilen bu ikiz güçleri anlamak, yalnız kendimi ve ailemi olumlu etkilememi sağlamakla kalmadı, dünya insanlarını da daha ince ve ayrıntılı bir biçimde aydınlatmamı sağladı.
O halde unutmayalım ki, ne yapacağımız konusunda ne zaman bir karar versek, beynimiz ilk önce bu hareketin zevke ya da acıya yol açıp açmayacağına bakıyor. Beyniniz sürekli olarak alternatifleri tartıyor, ne gibi bir etki yaratacağına bakıyor, bunu da sizin hiyerarşinize dayanarak yapıyor. Örneğin size gök dalışı yapın desem, sizin de en kaçınmak istediğiniz duygu, korku olsa, herhalde eyleme geçmezdiniz, değil mi?
Ama eğer ne pahasına olursa olsun kaçınmak istediğiniz bir numaralı duygu reddedilmekse , dediğimi yapmazsanız sizi reddedeceğimi de biliyorsanız, korkunuza rağmen uçaktan atlarsınız. Acının bazı duygulara bağladığımız görece düzeyleri, kararlarımızı etkileyecektir.
Sürekli olarak kaçınması sizin için en önemli olan duygulardan bazıları nelerdir? Seminerlerimde insanlara bu soruyu sorduğumda, genellikle şu cevapları verirler:
Reddedilme
Öfke
Hırslanma
Yalnızlık
Depresyon
Başarısızlık
Küçük düşme
Suçluluk
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
Yine soralım, bu duygu durumlarının hepsi, hissetmekten kaçmak istediğiniz şeyler midir? Elbette, çünkü bunlar acı verir. Peki, bunlardan kaçınmak istiyor olmanıza rağmen, bazılarının diğerlerinden daha çok acı verdiği de doğru mudur? Kaçınmak istediğimiz değerler konusunda da bir hiyerarşiniz olduğu doğru mudur? Yukardaki listede bulunan duyguların hangisinden kaçınmak için daha çok şey yaparsınız? Reddedilme mi? Depresyon mu? Küçük düşme mi? Bu sorunun cevabı, hemen her ortamdaki davranışlarınızı saptayacaktır.
Bir süre ayırıp bu listeyi yandaki boşluklara yeniden yazın ama kendinize göre bir öncelik sıralaması yapın. En çok kaçınmak istediğiniz duygu durumunu başa, en az kaçınmak istediğinizi de sona getirin.
"Umarım futbol takımımızın gurur duyacağı bir üniversite kurarız."
OKLAHOMA ÜNİVERSİTESİ için söylenmiş.
Listeye baktığınızda size neler söylüyor? Örneğin, listenin en başına küçük düşme duygusunu yazdınızsa, size sert davranılabilecek durumlardan niçin hep kaçtığınızı anlamış olursunuz. Eğer en çok kaçınmak istediğiniz duygu yalnızlıksa, hep insanlara uzanan, onlara yardım eden, sürekli bir şeyler veren, bu sayede onların sizin yanınızda olmasını sağlamaya, çevrenizi minnet dolu dostlarla doldurmaya çalışan birisiniz demektir.
ÖZ-SABOTAJ KAYNAĞI... DEĞER ÇATIŞMALARI
Şimdi de değerler hiyerarşimizin yarattığı dinamiğe bir bakalım. Eğer ulaşmak istediğiniz değerlerin tepesine başarı yazmışsanız, kaçınma listesinin başına da reddedilmeyi koymuşsanız, bu sıralamanın hayatınızda ne gibi zorluklar yaratabileceğini görüyor musunuz? Size hemen söyleyebilirim, başarının zevkine ulaşmak isteyen, ama bu arada reddedilme acısını hiç yaşamak istemeyen insan, uzun vadede başarılı olamayacaktır. Bu kişi aslında büyük bir başarıya ulaşmadan önce kendi kendini sabote edecektir.
Bunu nasıl söyleyebiliyorum, diye merak ediyorsunuz, değil mi? Pek sık değindiğimiz düzenleme ilkesini hatırlıyor musunuz? İnsanların acıdan kaçmak için yaptıkları, zevki kazanmak için yaptıklarından daha çoktur. Eğer hayatta gerçekten en yüksek düzeyde başarıya ulaşacaksanız, reddedilme riskini de göze almanız gerekmez mi? Bunu tatmaya razı değil misiniz? Siz dünyanın en dürüst insanı bile olsanız, sürekli olarak çevrenizdekilere yardım da etseniz, birilerinin sizi yanlış anlayacağı, sizi hiç tanımadıkları halde saldırılar yöneltecekleri doğru değil midir? İster yazar olmak isteyin, ister şarkıcı, ister konuşmacı, ister iş adamı reddedilme riski her zaman vardır. Beyniniz başarıya ulaşmak için reddedilme riskini de göze almanız gerektiğini bildiğine göre, reddedilmeyi en büyük acı saymaya da zaten karar vermiş olduğuna göre, söz konusu başarının kazanmaya değmez bir şey olduğu sonucuna varacak, sizi daha oraya varmadan önce sabote edecektir!
İleriye doğru büyük adımlar atan insanları nice kere görmüşümdür. Son anda esrarengiz nedenlerle kendilerini geri çekerler. Ya da peşinde koştukları kişisel, duygusal, fiziksel başarıyı sabote edecek şeyler yapar, söylerler. Bunun nedeni her seferinde, başta gelen değerlerin çatışmasıdır. Beynin bir bölümü, "Haydi, koş!" derken, diğer bölümü, "Eğer bu işe atılırsan çok acı duyacaksın," demektedir. Bu insanlar bu nedenle iki adım öne gittikten sonra hemen bir adım geri basarlar. 1988 seçimlerinde ben bu ilkeye, "Gary Hart Sendromu" diye isim takmıştım. Hart iyi bir adamdı. İnsanları ve toplumu gerçekten seviyordu. Ama bu değer çelişkileri de herkesin gözünün önünde sergilenmekteydi. Kör adam mıydı Gary Hart? Hiç sanmam. Yalnızca, değerleri çatışma halinde olan bir adamdı. Gittiği kilise ona dans etmenin bile günah olduğunu öğretmişti. Beri yandan karşısına Warren Beatty gibi rol modelleri çıkmıştı. Çelişkili istekleri besbelli siyasal düşüşünün en büyük nedenidir.
Gary Hart gibi zeki bir insanın, televizyonda halka dönüp, "Benden kuşku duyuyorsanız, izleyin beni!" dedikten sonra, oradan çıkıp metresinin evine gitmesini düşünebiliyor musunuz? Belli ki beyni ona, başkalarının kurallarına göre oynamak zorunda kaldığı bu oyundan çıkması için tuzak kuruyordu. İsterseniz siz buna "pop-psikoloji" demekte özgürsünüz, ama iki ayrı yöne çekilirken, ikisine de hizmet edemeyeceğiniz doğru değil midir? Bir şeyler kaybedilecektir arada. Bilinç ya da bilinçaltı düzeyinde, ne gerekiyorsa yapıp bize acı verecek bu durumdan kurtulmak isteyeceğimiz de doğru değil midir?
Kamuoyunun karşısına çıktıkları zaman değer çelişkileri sergileyen insanları hepimiz görmüşüzdür. Ama onları yargılamak yerine, hepimizin de içinde çatışmalar olduğunu hatırlasak iyi ederiz. Neden? Çünkü değerler sistemimizi kendimiz kurmamışız da ondan. Çevrenin bizi biçimlendirmesine izin vermişiz. Ama bu durumu şimdi değiştirmeye başlayabiliriz. Nasıl mı? İki basit adım atarak.
Birinci Adım, şimdiki değerlerinizin neler olduğunu öğrenmek, yaptıklarınızı neden yaptığınızı anlamaktır. Yaklaşmak istediğiniz duygu durumları nelerdir, kaçınmak istedikleriniz nelerdir? İki listeyi yanyana koyup karşılaştırdığınızda, şimdiki zamanınızı ve geleceğinizi yaratan gücü daha iyi anlarsınız.
İkinci Adım: Artık hayatınızın kalitesini yükseltmek ve istediğiniz, hak ettiğiniz kadere kavuşmak için hangi değerlere göre yaşamak istediğiniz konusunda bilinçli kararlar verebilirsiniz.
O halde başlayalım. Verdiğim listeleri yaparken örnek değer listelerine bakmıştınız. Aslında yapmanız gereken, kendi listelerinizle sıfırdan başlamak. Değerlerinizi keşfetmek için tek yapacağınız, bir tek basit soruya cevap vermek: "Hayatımda benim için hangisi en önemli?" Bu sorunun cevabını bulmak için beyin fırtınası uygulayın. Huzur mudur? Etki yapabilmek midir? Sevgi midir?
Şimdi o değerleri, en önemlisinden en önemsizine doğru sıraya koyun. Biraz süre ayırıp bu işi hemen yapın...
HAYATIMDA BENİM İÇİN HANGİSİ EN ÖNEMLİ?
Ben yaklaşmak istediğim değerlerin ilk listesini yaptığımda, elimde şu sıralamaya göre, şöyle bir kâğıt bulmuştum.
BENİM ESKİ YAKLAŞMA DEĞERLERİ LİSTEM
İhtiras
Sevgi
Özgürlük
Katkı
Büyüme
Başarı
Mutluluk
Eğlence
Sağlık
Yaratıcılık
Listeme baktığımda, yaptıklarımı neden yaptığımı anladım. Öyle yoğun bir insandım ki! Kime sorsanız, bu yaklaşımıma "Patlama!" derdi. Ben buna ihtiras diyordum. Aileme ve dostlarıma olan sevgim ve seminerlerimde gösterdiğim paylaşma isteği zaten ortadaydf. Arzum insanları özgürleştirmekti. Çevremdekileri özgürleştirir onlara katkıda bulunursam, her şeyi yapabileceğim kanısındaydım.
Büyüyecektim, başaracaktım, sonunda eğlenecek ve sağlıklı, yaratıcı olacaktım. Değerler listemi bilmek, raydan çıkmamamı sağladı, sürekli olarak kendim için önemli olanlara göre yaşadım. Yıllar boyunca hayatımda en büyük tutarlılık duygularını hissettim.
Yukarıdaki Bay Smith'le olan serüvenimden sonra, her şeyden uzaklaşabilmek için Fiji'ye gittim. Kendimi duygusal açıdan dengeye sokmam gerekiyordu. Durumu da biraz daha net görebilecek bir perspektif arıyordum. Daha önemlisi, ne yapacağıma, durumu nasıl tersine çevireceğime karar vermek zorundaydım. Oraya ilk vardığım akşam, uykuya dalmadan önce kendime çok önemli bir soru sordum. "Bütün bunlar neden bana oluyor?" diyecek yerde, daha iyi bir soru bulup sormayı başardım. "İnsan davranışlarının kaynağı nedir? İnsanlara yaptıkları şeyleri yaptıran nedir?"
Ertesi sabah saat sekizde uyandığımda içime bir yığın fikirlerin boşalmakta olduğunu gördüm. Ajandamı kaptım, ana kabana'ya yerleşip sürekli yazmaya başladım. İnsanlar girip çıkıyordu ama ben o akşam saat 6.30'a kadar durmadan yazı yazdım. Kolum tutulmuş, parmaklarım uyuşmuştu. Sakin düşünüp yazıyor değildim. Fikirler patlayarak doğuyordu içime. Bu durmak bilmez fikir selinden, Kader Teknolojilerini tasarımladım, Nöro-Asosiyatif Şartlanma'nın da büyük kısmını o fikirlerden aldım. Ama sonradan notlarıma baktığımda tek kelimesini bile okuyamadım!
Yine de o fikirler ve duygular içime demir atmıştı. Yarattığım şeyin değerini ve gücünü hemen anladım. Bir insanın hayatındaki öncelikleri sinir sisteminde yeniden tasarımlaması için bir program. İnsanların ne düşünecekleri, ne hissedecekleri hayatlarının her alanında ne yapacakları konusunda tüm kararlarını veriş sürecini yeniden yönlendirme.
İnsanlara yalnızca değerlerinin ne olduğunu göstermek yerine, onlara o değerleri bilinçli olarak seçip sırasını değiştirmeyi öğretsem, neler olacağını düşünüyordum. Birinci önceliği güvenceye, on beşinci sırayı serüvene veren birini alsam, bu sımyıdeğiştirsem yalnız zihinsel düzeyde değil, serüveni sinir sisteminin yeni önceliği olacak hale getirecek biçimde değiştirsem ne olurdu? Böyle bir şey, o insanın hayatında nasıl bir değişiklik yapardı? Küçük bir değişiklik mi, yoksa büyük bir değişiklik mi?
Cevap belliydi. Bunu yapmakla o insanın düşünüşünü, hissedişini davranışını, hayatının her alanında değiştirebilirdiniz. Bir insan bundan büyük bir değişiklik gerçekleştiremezdi. Aslında bu, tarih boyunca hep tarif edilen değişikliğin ta kendisiydi. Saul iken Paul olmak gibi bir şeydi. Kişinin en nefret ettiği şeylerin, en sevdiği şeyler haline gelmesi! Gerçekten yapılabilir miydi böyle bir şey? Bunu deneyebilecek en uygun kişinin kendim olduğuma karar verdim. Değerler listeme baktım. Başlangıçta, "Değerlerim harika!" dedim. "Çok seviyorum değerlerimi. Ne de olsa, ben buyum."
Ama kendime hatırlatmam gereken şey, "Biz değerlerimizden ibaret değiliz. Değerlerimizden çok daha fazlası var bizde" ilkesiydi. Bu değerler zekice yapılmış seçimlerin ve bir master planın sonuçları değildi. Benim şu ana kadar yaptığım, başardığım şey, hayatımda nelerin öncelikli olduğuydu. Bana programlanmış olan zevk ve acı sistemi içinde yaşamayı bilinçli olarak kabul etmiştim. Ama eğer kendi hayatımı gerçekten kendim tasarımlayacak olsam, istediğim kaderi biçimlendirecek bir değerler dizisi edinsem neler nasıl sıralanırdı?
"Biz seni ne cennetten, ne de dünyadan yarattık.
Ne fânisin, ne de ebedî,
Seçme özgürlüğün ve onurunla,
Kendinin yaratıcısı ve biçimlendiricisiymiş gibi,
Kendini yoğurabilir, istediğin biçime sokabilirsin.
Ruhunun yargı gücüne sahip olacaksın.
Ve daha yüce biçimlerde, bu sefer ebedî olarak, yeniden doğacaksın."
Pico Della Mirandola'nın "İnsan Gururu" Oration'ında Tanrı'nın Adem'e Söyledikleri
İçim ilhamla doluydu. O anda hayatımın önünü ebediyen değiştirecek kararlan vermek üzere olduğumu anlamaya başlıyordum. Değerlerime bakıp şu soruyu sormaya başladım: "Nihaî kaderimi yaratmak için değerlerim nasıl olmalı? Olabileceğim en iyi insan olup hayatım boyunca en geniş etkileri yapabilmem için, nasıl olmalı?"
Şimdi sahip olduğum değerler bana yardımcı oluyor, diye düşündüm. Ama hemen ardından, "Başka hangi değerleri eklemem gerek?" diye sordum. Listemde bulunmayan şeylerden birinin zekâ olduğunu fark ettim. Tabii ki zeki bir insandım, ama zeki olmayı, ihtiras kadar üst sıraya almamıştım. Aslında kendimi o ihtirasıma kaptırmış, bazı çok saçma seçimler yapmıştım. Genel müdürümü seçiş biçimim de bunlardan biriydi!
Zekâyı sinir sistemimin bilinçli bir önceliği haline getirmedikçe, yani vereceğim kararların sonuçlarını düşünmek için önceden bir iki saniye ayırmadıkça, sürekli olarak isteklerimin gerisinde kalacaktım. Zekânın listemde çok yüksek sıralara çıkması gerektiğine hiç kuşku yoktu. O sırada, eklemem gereken daha başka değerler de geldi aklıma. Hepsinin listemde nerelere yerleşmesi gerektiğini kararlaştırdım.
Ondan sonra, daha önce hiç sormadığım bir soru sordum: "Nihaî kaderime ulaşmak için listemden hangi değerleri çıkarıp atmam gerekir?" Birden farkına vardım ki, sürekli olarak özgür olmaya odaklandığım için, elimde var olan özgürlüğü de kaçırmaya başlıyordum. Şu andakinden daha özgür olunamayacağını anladım. Belki bu seçeneklere sahip olmadığım bir ülkede yaşıyor olsaydım duygularım daha değişik olurdu, ama benim için, bugünkünden daha özgür olmaya imkân yoktu. Böylece o maddeyi listemden çıkarmaya, artık mesele etmemeye karar verdim. Özgürlüğü listemden çıkardığım anda kendimi ne kadar özgür hissettiğimi anlatamam!
Bundan sonra, her değerimi tek tek alıp enine boyuna incelemeye, gerçek niteliklerini araştırmaya koyuldum. Kendime, "Ben bu değeri hiyerarşinin bu sırasına koymaktan ne kazanıyorum?" diye soruyordum. Önce ihtirasa baktım, "ihtirası buraya yazmaktan yararım ne?" diye sordum. Cevap olarak, "Bana dürtü sağlıyor, heyecan ve enerji veriyor, insanları olumlu etkileyecek gücü veriyor; hayatıma özsuyu katıyor" dedim.
Sonra beni biraz korkutan bir soru sordum. Yine hiç sormamış olduğum bir soruydu: "İhtirası tepeye koymak bana nelere mal olmuş olabilir?" O anda cevap hemen belirdi. Denver'de yaptığım seminerden daha yeni dönmüştüm. Oradayken yıllardır ilk defa kendimi çok hasta hissetmiştim. Sağlık benim listemde hep vardı, önemliydi. Ama yeri pek yukarlarda sayılmazdı.
Bu arada, sizin değerler listenizde bir şey varsa, o sizin için önemli demektir, çünkü daha o listeye girebilecek yüzlerce şey vardır. Ama benim sağlık konusundaki fikrim yalnızca iyi yemeyi ilgilendiriyordu. Cimnastik yapmıyordum, yeterince de dinlenmiyordum. Sürekli sınırsız enerji talep ettiğim vücudum biraz çöküyordu. O gün hatırladığım şey, kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda da zorlanıp seminerleri yine de yaptığım oldu. Ama öyle zamanlarda ihtiras hissetmiyordum, sevgi hissetmiyordum, pek etki yapabilecekmişim gibi de hissetmiyordum. Bu durumda ihtirası listenin başına yazmanın beni yakıp kül edeceğini gördüm. İstediğim kader bu yüzden engellenebilirdi.
Ve son soruyu da sordum: "Nihaî kaderime ulaşmak için değerlerim hangi biçimde sıralanmalı?" Yani, benim için hangisi önemli, diye sormadım da, hangisi olması gerekir, diye sordum. Bu süreci uygulamaya başladığımda, listem değişti, bu sefer şöyle oldu:
YAKLAŞMA DEĞERLERİ YENİ LİSTEM
Sağlık/Canlılık
Sevgi / Sıcaklık
Zeka
Neşe
Dürüstlük
İhtiras
Minnet
Eğlence / Mutluluk
Bir fark yaratmak
Öğrenmek / Büyümek
Başarmak
En iyisi olmak
Yatırım
Katkı
Yaratıcılık
Bu değişiklikler belki size pek sinsi ve belli belirsiz şeyler gibi görünebilir, ama benim üzerimdeki duygusal etkileri çok büyük oldu. Hayat önceliklerim hakkında yalnızca bu yeni listeyi yaratmak bile zaman zaman yoğun korkulara, mücadelelere yol açıyordu. Sanırım en zoru da, başarı ile mutluluk arasındaki sıra değişimini yapmaktı. Hatırlarsanız eski listemde, ihtiras, sevgi, özgürlük, katkı, yapabilme, büyüme ve başarı diye bir sıralamam vardı. Kendimi mutlu hissetmeye daha aşağıda yer vermiştim. "Mutluluğu bir öncelik yaparsam ne olur?" diye düşünmeye başladım. Acaba onu başarının da yukarısına çıkarsam ne olurdu?
Doğrusunu isterseniz bu da içimde korku yaratan sorulardan biriydi. Kendi kendime, "Benim için kendimi mutlu hissetmek zaten kolay," diyordum. "Belki dürtülerimi kaybederim. Belki başarmak istemeyebilirdim. Belki aynı etkileri sağlamak istemeyebilirim. Belki insanlara o kadar katkım olmaz." Ne de olsa, ben kimliğimi, ihtirası kullanarak bir fark yaratmaya bağlamış bir insandım. Hemen hemen iki saat düşündüm, sonunda "gustolu olsun" diye karar verip kendimi mutlu etmeye yöneldim. Ne gülünç!
Ama size bir şey söyleyeyim mi, Kaderle Randevu'da büyük çoğunluğu başarıya dönük olan onbinlerce insanla çalıştıktan sonra, bunun herkesin en büyük korkularından biri olduğunu öğrendim, insanlar genellikle, önce kendilerini mutlu hissederlerse güçlerini ve dürtülerini kaybedeceklerinden korkuyorlar,
Oysa ben size diyorum ki, benim hayatımda olan, mutlu olmak için başarmak yerine, mutlu mutlu başarmak oldu. Aradaki farkın hayat kalitem üzerindeki etkisi de öyle derin ki, bunu kelimelerle tarif etmeme olanak yok. Dürtümü kaybetmedim tam tersine, kendimi çok iyi hissettim, daha bile çok şey yapmak istedim!
Listem tamamlanınca, daha önce hiç hissetmediğim bir duyguya kapıldım. Bir tür sükûnet. İçimde hiç tanımadığım bir emin olma duygusu vardı, çünkü artık benliğimin her zerresinin, rüyalarımın yönüne doğru çekileceğini biliyordum. Artık kendimle savaş halinde değildim. Sürekli olarak özgürlük için mücadele vermeyince, daha fazla yakınlığa ve sevgiye yer açılmıştı özgürlüğüm bile artmıştı bu yüzden. Artık muti mutlu başaracaktım. Sağlıklı ve zeki olacaktım. Hayatımın önceliklerini değiştirme kararımla o değişiklikleri bir anda fiziksel vücudumda hissetmeye başlamıştım.
Ayrıca, eğer başarıya ulaşacaksam, bazı duygu durumlarından da uzak durmam gerektiğini anlamaya başlamıştım. Bunlardan biri kaygıydı. Şirketimi nasıl devam ettireceğimi, kapıları nasıl açık tutacağımı düşünmekten, acı içindeydim. O sıralarda, eğer kaygılanırsam daha motive olacağımı sanıyordum. Ama kaygının beni daha az verimli yaptığını gördüm. Artık kaygılanamayacağıma karar verdim. Normal bir merak ve endişe duyabilirdim, ama daha önemlisi, işleri düzeltecek eylemlere geçmekti. Kaygının kaderimi mahvedeceğine karar verdiğim anda, ondan ne pahasına olursa olsun kaçmaya başladım. Besbelli bu çok acılı bir duyguydu. Bu sefer de kendime, kaçınılacak duygular listesi yapmaya başladım.
ABD'ye dönüş yolculuğum sırasında, artık kaderimi tasarımlamıştım. Tanrım, dostlarımla iş arkadaşlarım amma da şaşırdılar! Daha ofise ilk döndüğüm gün, insanlar bana "Ne oldu sana böyle?" demeye başladılar. "Çok farklı görünüyorsun! Ne kadar rahatsın!" Her bir kişiye yeni teknolojimi saatlerce anlatmaya koyuldum, sonunda baktım ki onu ele alıp rafine etmem, bir seminer formuna sokmam gerekiyor. İşte Kaderle Randevu böyle doğdu.
Bu kitabı yazış nedenim, Kader-NAC teknolojisini mümkün olduğu kadar çok sayıda insana yaymak içindir. Umarım onu kullanırsınız. Unutmayın, kim olacağımızı gerçekten kendimiz tasarımlayabiliriz.
merhaba zerynthia bende bu konuyu ilgiyle takip ediyorum.foruma sık sık giremiyorum ama her ziyaretimde bu konuya bakmadan geçemiyorum.sayende alacağım kitaplar listesine bir kitap daha eklendi.emeklerinin boşa gitmediğinden eminim.ben ki bu kadar haylaz olmama rağmen her fırsatta paylaşımını ilgiyle takip edebiliyorsam ilerleyen dönemlerde bu konuya ilginin artacağından eminim.üstelik okadar güzel birşey yapıyorsun ki ilgi çekmeyi bir kenara bırak okuduğun kitabı hem yazarak sende kalıcı olmasını sağlıyorsun hemde bizimle paylaşıyorsun.çok çok teşekkür ediyorum sevgilerle...
"Bana iç ruh güzelliği ver, dış ve iç insan bir olsun."
SOKRAT
O halde Master Sistemi'nizde değerler olarak bilinen bu üçüncü unsuru nasıl kontrol edebilirsiniz? Şu iki basit adımı atın:
Birinci adım. Şimdiki değerlerinizin neler olduğunu bulun, sonra bunları önem sırasına koyun. Bu size en çok neyi yaşamak istediğinizi açıklayacaktır. Hangi değerlere doğru gitmekte olduğunuzu ve hayatta en çok nelerden kaçmakta olduğunuzu gösterecektir. Yaptıklarınızı neden yaptığınızı anlatacaktır. Ayrıca size sürekli olarak daha çok zevk ala ala yaşamanız için, içinizde var olan acı-zevk sistemini de anlatacaktır.
İkinci adım. Eğer koçu boynuzlarından yakalamaya istekliyseniz, kaderinizi yeniden yönlendirme olanağınız da var. Kendinize yeni bir soru sorun: "Benim değerlerim ne olmalı ki, istediğim ve hak ettiğim kaderi elde edeyim?" Beyin fırtınasıyla bir liste oluşturun. Onu sıraya sokun. Gerçekten istediğiniz hayat kalitesine ulaşabilmek için hangi değerlerden kurtulmanız gerektiğini, hangilerini listeye eklemeniz gerektirdiğini kararlaştırın.
Belki siz şimdi, "Benim kaderim de neymiş, yahu?" diye soruyor olabilirsiniz. Eğer bu noktada takılmış durumdaysanız, Bölüm 12'ye dönün. Orada ben size, tüm istediklerinizi başarabilmek için nasıl bir insan olmanız gerektiğini sormuştum. O insan olabilmek için, değerlerinizin neler olması gerekir? Hangi değerleri eklemek ya da çıkarmak istiyorsunuz?
Örneğin, korkuyla, hırslanmayla, reddedilmeyle başa çıkma kapasiteniz, yeni bir sıralamayla ne kadar değişecektir? Eğlenceye ve oyuna daha yüksek bir öncelik vermek neleri değiştirecektir? Hayatta daha çok eğlenmenizi sağlayacak mıdır? Tüm tecrübelerden zevk almayı, çocuklarınızla daha yakınlaşmayı, onlara yalnızca ekmek parası getiren biri olmaktan çıkmayı sağlayacak mıdır?
Yeni değerler listenizi yaratmakla siz ne başarmış oldunuz? Bir kâğıt üzerinde bir yığın kelime mi onlar? Öyle tabii, eğer kendinizi şartlayıp onları yeni pusula olarak kullanmazsanız. Ama kullanırsanız, vereceğiniz her kararı sağlam temeli olacaklar. Seminerlerimde kullandığım tüm şartlandırma araçlarını bu kitapta size vermek hiç kolay değil ama isterseniz kaldıracın gücünü bir kere daha hatırlatayım. Kaderle Randevu seminerine katılan insanların pek çoğu, de- ğerler listesini iş yerlerinde, evde, insanların görüp onlardan bu yüksek standartları bekleyeceği her yerde duvarlara asıyor, göz önüne koyuyorlardı.
Siz de aynı tür kaldıraçlar kullanarak yeni değerlerinize adanmışlığınızı artırın. Gelecek sefer çocuklarınıza bağırırken, belki sevdiğiniz biri oradan geçerken size, "Merhamet senin listende bir numara değil miydi?" diye hatırlatabilir.
Kaderle Randevu'da insanların değer hiyerarşilerinin kontrolünü ellerine alışını seyretmek öyle ödüllendirici bir şey ki! Cuma sabahı kim olduklarıyla, Pazar akşamı kim haline geldikleri arasındaki farkı anlatamam. Bu değişimler sırasında sanki sihir sergileniyor. Bir adam hatırlıyorum, karısı onu programa sürükleyerek getirmişti. Hiç gelmek istemiyordu. Biz değerlerden ve o alanda değişiklikler yapma olanağından söz ederken o, "Ben değerlerimi değiştirme ihtiyacı duymuyorum" diye direnmekteydi. Bu arada söyleyeyim, bir numaraya koyduğu değer özgürlüktü! Hayatında istemediği bir şeyi değiştirmeye zorlanmaktan yakınıp duruyordu. O değişimi reddederken, mesele bir kontrol sorunu haline gelmişti. Sonunda ona, "Değişiklik yapmak zorunda olmadığınızı biliyorum" dedim. "Sizin özgür olduğunuzu da biliyorum. Eminim ki yeni değerler ekleme özgürlüğünüz de var. Hayatınızın kalitesini artırmak ve belki nihaî kaderinizi de etkilemek için ekleyeceğiniz bazı değerler hangileri olurdu?" Birkaç saniye düşündükten sonra, "Eh, belki esnekliği eklemek iyi olur" dedi. Herkes kahkahalarla gülmeye başladı. "Harika!" dedim. "Esnekliği listede nereye koyarsınız?" Dipten başlayıp yukarıya doğru tırmandık, sonunda o kelime listede dördüncü sıraya girdi.
Oranın yeni değer için uygun sıra olduğuna karar verdiği anda, onun yanında oturan bir başka katılımcı, "Gördünüz mü şunu?" diye patladı. Salondaki başkaları da fark etmişti. Adamın fizyolojisi gözümüzün önünde değişiyordu resmen! Esnekliği kendi değer sistemi içinde kabullendiği zaman, duruşu birden rahatlamış gevşemişti. Sandalyesinde farklı oturuyor daha özgürce soluyordu. Yüz kasları gerilimini kaybederken ifadesi bile değişti. Esneklik yeni önceliği olunca, sinir sistemi hemen mesajı almıştı besbelli.
Ona sordum: "Listenize eklemek isteyeceğiniz daha başka değerler var mı?" Adam bir an düşündü, "Belki... Bağışlama?" dedi. Bunu sonunda soru işareti varmış gibi söylemişti. Herkes yine gülmeye başladı. İşe düşmanca bir tutum içinde başlayan adam, karşımızda 180 derecelik bir dönüş yapıyordu. Bağışlamayı listesinde nereye sokacağını düşünürken, tavrında daha başka değişiklikler de görmek çok hoştu. Duruşu, soluyuşu, yüz kasları, hareketleri! Hafta sonu boyunca, o iki değeri eklemenin bu adamda sağladığı değişime herkes şaşıp durdu. İnsanlarla konuşurken sesi artık yumuşaktı. Yüzü "açık" bir ifadeye bürünmüştü. Daha ifadeliydi. İnsanlarla kurduğu bağlar, eskiden yapamadığı türdendi. Şimdi aradan üç yıl geçti, özgürlük artık onun listesinde bile değil. Karısıyla arasındaki yakınlık da büyük ölçüde arttı.
Hayat bir bakıma bizim değerlerimize adanmışlığımızı sınavdan geçirir. Benim sınavım da, bir gün uçağa binerken karşıma çıktı. Bir de baktım, karşımda meşhur Bay Smith duruyor! İçimde iki yıldır hissetmediğim öfkeler ve düşmanlık duyguları kabarmaya başladı. Bu duyguları iki yıldır tatmayışım, biraz da onu bu arada hiç görmeyişimdendi. Uçağa bindi, arka tarafa oturdu. Ben yerime otururken, onun arkamda olduğunu bildiğim için, düşünceler kafamda cirit atıyordu: Ne yapmalıydım? Onunla yüzleşmeli miydim? Oraya yürüyüp yüzüne mi bakmalıydım? Onu bakışlarımla çökertmeli miydim? Bu sorulardan gurur duymuyorum doğrusu. Ama madem ki dürüstlük benim en baş değerlerimden biri, sizinle açık konuşayım dedim.
Ama bir an sonra, eylemlerimi değerlerim yönetmeye başladı. Neden? Defterimi açıp bir şey yazarken, değerler hiyerarşimi gördüm. En başta, "Benim için hayatta en önemli şey sevgi ve sıcaklık," diyordu. Hımmm. "Zeki ol." Hımmm. "Neşeli ol. Dürüst ol. İhtiraslı ol. Minnet duy. Eğlen. Bir fark yarat..." Eh, tahmin edebileceğiniz gibi, durumum birden değişti. Besbelli paternim kırılmıştı. Aslında kim olduğumu, amacımın ne olduğunu hatırlamak, bana bu etkiyi yapmıştı. Ne yapacağım da böylelikle açık seçik ortaya çıktı.
Uçak indiğinde, ona içtenlikle ve sıcaklıkla yaklaştım, geçmiş davranışını hiç onaylamamakla birlikte, artık ona fazla kızmamaya karar verdiğimi söyleyip iyi dileklerimi sundum. Ben dönüp uzaklaşırken yüzündeki şaşkınlığı hâlâ hatırlıyorum. Öfff! Ne büyük bir duygusal isabet! Stresli bir ortamda bile, doğru saydığım şeylere göre davranmıştım. Hayatta hiçbir şey insana, doğruyu yaptığını bilmek kadar büyük bir doyum duygusu veremiyor.
Kendinize kaderinizi biçimlendiren bu gücü kontrolünüze alma fırsatı tanıyın. Zaman ayırıp, önceliklerinizi netleştiren egzersizleri de kesinlikle yapın.
İnsanın değerlere sahip olması, ama onlara göre yaşadığını hissetmemesi de mümkün mü? Hayatınıza muhteşem biçimde yön veren harika bir değerler sisteminiz olabilir, ama yine de kendinizi mutsuz hissedebilirsiniz. Böyle olmaması için, bir başka şeyin gücünü anlıyor olmanız gerek, o da...
"Kimsenin sizden beklemediği kadar yüksek bir standarttan sorumlu olmayı seçin."
HENRY WARD BEECHER
Bu kelimeleri yazarken bir yandan da, Hawaii'nin en büyük adasındaki Hyatt Regency Waikoloa beldesinde, penceremden Büyük Okyanusun o derin maviliğine bakıyorum. Az önce tanık olduğum şey, Amerika'da 2017 yılına kadar olmayacak. Güneşin tam tutulması. Becky'yle ikimiz bu sabah 5.30'da kalktık, diğer binlerce konukla birlikte bu ender astronomik olayı seyrettik.
Seyretme yerinde büyük kalabalıklar toplanırken, benim niyetim olayı bizimle paylaşmaya gelenlerin çeşitliliğini gözlemlemekti. En yüksek düzeyde iş adamlarından, tatile gelmiş ailelere kadar, yanlarında teleskoplarını getiren bilimadamlarından, çadırlarını dün gece lav çukurlarına kurmuş yürüyüş meraklılarına kadar, bunun heyecanlı bir olay olduğunu anneleriyle babaları söylediği için bilen çocuklara kadar her türlüsü vardı. Sayısız insanlar dünyanın her yanından uçarak gelmişlerdi buraya. Binlerce dolar harcayıp gelmiş, üstelik de bunu sırf dört dakika sürecek bir şeyi seyretmek için yapmışlardı! Ne işimiz vardı bizim burada? Gölgede durmak mıydı bütün derdimiz? Ne ilginç bir canlı türüyüz, değil mi?
Saat 6.28'de olay başladı. Havada bir gerilim vardı. Bu yalnız tutulmayı görmekten kaynaklanan bir şey değildi. Herkes hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Çünkü bu benzersiz sabah saatinde, bulutlar yavaş yavaş toparlanmaya, gökyüzü kapanmaya başlıyordu. Kalabalığın içinde, beklentilerinin boşa çıkabileceğini düşünenlerin sayısı öyle çoktu ki! Görmeye geldikleri şey yalnızca ayın güneş önünden çabucak kayması değildi. Dört dakikalık tam tutulmayı bekliyordu onlar. Ayın gölgesi, güneş ışınlarının yolunu tümden tıkayacak, bizi karanlıklara itecekti. Onlar bunun için gelmişlerdi buraya. Topyekûn bir olay görmeye!
7.10'da bulutlar daha da artmış, her geçen dakikayla çoğalıyorlardı. Birden güneş, bulutların arasındaki bir delikten kendini gösterdi, bir an için kısmî bir tutulma görebildik. Kalabalık bu fırsatı alkışlarla selamladı, ama bulutlar hemen yine güneşi örttü, giderek kalınlaştılar, sonunda görüşümüzü tıkadılar. Tam tutulma yani salt karanlık ânına yaklaşırken, ayı güneşin üzerinde göremeyeceğimiz belli oldu.
Birdenbire binlerce insan, televizyoncuların oraya kurduğu dev ekrana doğru koşmaya başladı. O ekranın karşısına oturup tutulmayı öyle seyrettik. Dünyanın her yanındaki diğer insanlar gibi! İşte o anda, sınırsız sayıda farklı insan duyguları gördüm. Herkes kendi kurallarına göre davranıyordu, Bu tecrübeden gerekli duyguları elde edebilmeleri için ne olması gerekiyorsa, onu sağlamaya çalışıyorlardı.
Arkamda duran bir adam küfretmeye başladı. "4000 dolar harcayıp buralara kadar gelişim, dört dakikalık tutulmayı televizyondan seyretmek için miydi?" diyordu. Birkaç adım ötemdeki bir kadın da ikide bir, "Kaçırdığımıza inanamıyorum!" demekteydi. Hevesli biri olan kızı ona, "Ama anne, şimdi oluyor işte!" diye karşılık veriyordu. Sağımda oturan bir başka kadın da, "Ne inanılmaz şey, değil mi? Burada olduğum için kendimi öyle şanslı hissediyorum ki!" diyordu.
Derken çok çarpıcı bir şey oldu. Biz televizyonda, son güneş ışınlarının da ayın arkasında görünmez oluşunu seyrederken, ortalık kapkaranlık kesildi. Geceye hiç benzemiyordu. Gece olurken gökyüzü yavaş yavaş kararırdı. Oysa bu, bir anda gelen salt bir karanlıktı! Önce kalabalıktan bir uğultu yükseldi, sonra bir sessizlik çöktü. Kuşlar hemen ağaçlara konup seslerini kestiler. Gerçekten çok şaşırtıcı bir andı. O sırada isterik bir şey oldu. İnsanlar karanlıkta oturup, televizyon ekranındaki karanlığa bakarken, kameralarını getirmiş olanlar ekranı çekmeye başladılar. Ortalık aydınlanıverdi. Güneşten değil... Flaş ışıklarından!
Olay başladığı kadar anî son buldu. Bence bütün bu serüvenin en çarpıcı yanı, bir ışın demetinin ayın arkasından kurtulup bizi aydınlığa kavuşturmasıydı. İçimden sessizce, karanlığı silmek için o kadar da fazla ışık gerekmiyor, diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Güneş ışığının geri dönmesinden birkaç saniye sonra, insanlar kalkıp dağılmaya başladılar. Şaşırmıştım. Oysa tutulma henüz bitmemişti. Gidenlerin çoğu, bunca yolu gelip de böyle önemli bir tecrübeyi kaçırdıklarından yakınıyorlardı. Ama birkaç kendinden geçmiş kişi orada oyalandı, olayın her dakikasını seyretti, büyük bir heyecan ve sevinç hissetti. İşin garip yanı, on beş, yirmi dakika geçmeden rüzgârın tüm bulutları dağıtıp gökyüzünü pırıl pırıl etmesiydi. Gökyüzü masmaviydi, tutulma olayı da hâlâ devam ediyordu. Ama insanlar homurdanarak odalarına dönmüşlerdi bile. Beklentileri gerçekleşmedi diye kendilerine acı vermeyi sürdürüyorlardı.
Ben yine her zamanki gibi insanlarla konuşmaya başladım. Önce, tutulma olayından elde ettikleri tecrübeyi bilmek istiyordum. Çoğu kişi olayı inanılmaz bulduklarını, hayatlarının en ruhanî olayı saydıklarını söyledi. Bir hamile kadın göbeğini ovalayarak, tutulma sırasında karnındaki çocukla daha yakın bir bağ kurduğunu anlattı. O anda burada bulunmam şarttı, diyordu. Ne de çeşitli inançlar ve kurallar dinliyordum bugün!
Ama bana esas komik gelen, insanların böyle bir şey için bu kadar heyecanlanıp duygulanmalarıydı. Alt tarafı, tam karanlığın süresi dört dakikaydı! Bir düşünürseniz, aslında güneşin her sabah doğması da bir mucize! İnsanların her sabah böyle toplaşıp gündoğumunu seyredişini düşünebiliyor musunuz? Ya ulusal televizyon bu olayı her sabah yayınlasa, güneşin ufuktan yükselişi hakkında yorumlar yapıp dursaydı? Herkes de sabahları öğleye kadar bu mucizeden söz etseydi?
Ne tür günler yaşardık, hayalinizde canlandırabiliyor musunuz? CNN günlük yayınına, "Günaydın. Mucize bir kere daha oldu... Güneş doğdu!" diye başlasaydı? Neden böyle tepki vermiyoruz? Verebilir miydik? Herhalde verebilirdik. Ama tabii alışırdık. Çevremizde her gün yer alan mucizelere öylesine alışıyoruz ki, artık onları mucize olarak bile görmüyoruz.
Çoğumuz için, nelerin değerli olduğu konusundaki kurallar, bizi hep ender şeylere yöneltiyor. Çok sayıda olan mucizelere aldırış etmiyoruz. Peki, bu insanların tepki farklarını yaratan nedir? Bir adam öylesine bozulmuştu ki, olay yerinde kamerasını kırıp parçalamıştı. Kimi de bugün yalnıca bir sevinci yaşamıştı. Ayrıca o sevinci, olayı b ıskalarına anlatırken de, her sefer yaşayacaklardı. Haftalarca, aylarca, yıllarca!
Bizim bu gerçek olayla ilgili olarak yaşadığımız tecrübenin aslında gerçekle ilgisi yoktu. Durumu biz kendi inançlarımızın kontrol edici gücüyle yorumluyorduk. Kendimizi iyi hissetmemiz için ne olması gerekiyorsa, ona göre. Ben ne zaman zevk, ne zaman acı hissedeceğimizi saptayan bu belirli inançlara, kurallar diyorum. Bunların gücünü anlayamamak, ömür boyu mutluluk olanağını tümüyle öldürebilir, çok iyi anlayıp onlardan yararlanmak ise, hayatınıza tüm bu kitapta anlatılanları katarak onu değiştirebilir.
Daha ileriye gitmeden size bir soru sorayım. Sizin kendinizi iyi hissetmeniz için ne olması gerek? Birinin sizi kucaklaması, öpmesi, sizinle sevişmesi, size ne kadar saygı duyduğunu, sizi ne kadar sevdiğini söylemesi mi gerek? Yoksa bir milyon dolar mı kazanmalısınız? Golfta en güzel puanı mı tutturmaksınız? Patronunuz sizi takdir mi etmeli? Amaçlarınızın tümüne ulaşmanız mı gerekli? Seçkin bir araba kullanıp, seçkin partilere gidip, seçkin insanlarla tanışık mı olmanız gerek? Manevî değerlerinizin güçlü olması, tümden aydınlanma ânını bekliyor olmanız mı gerek? Günde beş mil koşmanız mı gerek? Kendinizi iyi hissetmeniz için ne olması gerek? Aslına bakarsanız, sizin kendinizi iyi hissetmeniz için hiçbir şeyin olması şart değil. Güneşin tutulması şart değil.
Şu ada bile, hiçbir neden olmadığı halde, kendinizi çok iyi hissedebilirsiniz! Bir düşünün. Bir milyon dolar kazansanız, size zevki veren o bir milyon dolar değil. Kendinize, "Bir milyona varınca, kendime iyi hissetme izni vereceğim," diye koymuş olduğunuz kural. O anda, kendinize iyi hissetme izni verdiğiniz sırada, beyninize bir mesaj yolluyor, yüz, göğüs, vücut kaslarınıza giden emirleri değiştiriyor, solumanızı ve sinir sisteminizin biyokimyasını değiştiriyor, zevk diye tanımladığınız şeyleri hissetmeye izin veriyorsunuz.
O güneş tutulması gününde en kötü tecrübeyi kim yaşadı sizce? Kendilerini iyi hissedebilmek için koydukları kuralları çok sert ve yoğun tutanlar! Bilimadamlarının ve kendilerini bilimadamı gibi gören turistlerin en çok acıyı çektiğine hiç kuşku yok. Çoğu ellerinde koca gündemlerle gelmişlerdi. Tutulma sırasında o gündemdekilerin hepsim yapacak, ancak ondan sonra kendilerini iyi hissedeceklerdi.
Beni yanlış anlamayın; kendini adamanın elden gelenin en iyisini yapmaya çalışmanın kötü bir yanı yok. Ama yıllar önce ben, hayatımı ebediyen değiştiren bir farklılık keşfetmiştim: hayatlarımızı kendi kontrolümüzün dışındaki bir şeyden mutlu olacak biçimde yapılandırırsak. Acı çekeriz. Bundan böyle acının gelip beni sarsacağı korkusuyla yaşamak istemediğim için, ayrıca kendimi zeki bir insan saydığım için, kurallarımı yeni baştan tasarımladım, acıyı ve zevki ancak kendim uygun bulduğum zaman ve kendi zihnimi, vücudumu, duygularımı yönlendirme kapasiteme göre yerinde bulduğum zaman çekerim, dedim. Bu arada söyleyeyim, Becky de, ben de, güneş tutulmasından büyük .keyif aldık. Zaten Havvaii'ye başka nedenlerle de gidecektik (orada üç haftalık sertifika programım vardı), bu nedenle birkaç günlüğüne buraya uğrayıp tutulmayı seyredebilmek de bize ek bir ikramiye gibi geldi.
Ama keyif almamızın asıl nedeni beklentilerimizin az olması değildi. Olayı biz de hevesle bekliyorduk. Bizim mutluluğumuzun nedeni, ikimizin de paylaştığı bir kilit kuralda yatmaktaydı: o günün kuralı olarak, ne olursa olsun olaydan zevk almaya karar vermiştik. Beklentilerimiz olmadığından değildi zevk alabilişimiz. Kararımızın, ne olursa olsun, zevk alacak bir yanını bulma yolunda olmasındandı.
Eğer bu kuralı benimser ve kendi hayatınızda sürekli olarak uygularsanız yaşadığınız olayların tümünü nasıl değiştireceğini görebiliyor musunuz? Ben insanlara bu kuralı anlattığımda, içlerinden bazıları, "Evet ama aslında siz standartlarınızı düşürüyorsunuz" diyorlar. Oysa bu hiç doğru değil! Bu kuralı kabul etmek standartlarınızı yükseltmektir. Kendinizi daha yüksek bir standarda adıyorsunuz, koşullar ne olursa olsun zevk alıyorsunuz demektir. Odağınızı, hayatın gerçek zenginliğinden zevk alabilecek biçimde yöneltecek kadar zeki, esnek ve yaratıcısınız demektir. Belki de kuralların en hayatî olanı budur.
Bir önceki bölümde, kendinize bir değerler hiyerarşisi tasarımlamaya başladınız, hayatınızın yönünü tanımladınız. Anlamanız gereken şey, değerlerinizi tutturmak isteyip istememenin tümüyle sizin kurallarınıza, yani kendinizi başarılı ya da mutlu hissetmek, sevgiyi yaşamak için nelerin olması gerektiği yolundaki inançlarınıza bağlı olduğudur.
Mutluluğu bir öncelik yapmaya karar verebilirsiniz, ama eğer mutluluk kuralınız, her şeyin plana göre gitmesini şart koşuyorsa, o duyguyu pek de sık yaşayamayacağınızı size şimdiden söyleyebilirim. Hayat değişken bir olaydır bu yüzden kurallarımız da, uyum sağlamamıza, büyümemize ve zevk almamıza izin verecek biçimde düzenlenmelidir. Kendimize ne zaman acı, ne zaman zevk vereceğimizi kohtrol eden bu bilinç dışı inançlarımızı anlamak son derece önemlidir.
Hepimizin hem hayatımızda olan olaylar karşısındaki duygularımızı, hem de belli bir durum karşısındaki davranışlarımızı yöneten farklı kuralları ve standartları vardır. Sonunda ne yaptığımız ve kim olduğumuz, değerlerimizin bizi hangi yöne götürdüğüne bağlıdır. Ama beri yandan da, bizim duygu ve davranışlarımızı yöneten, neyin iyi, neyin kötü olduğu yolundaki, neyi yapmamız, neyi yapmaya mecbur olduğumuz konusundaki inançlarımızdır. Bu standartlar ve kriterlere ben kurallar adını vermiş bulunuyorum.
Kurallar, herhangi bir anda sinir sisteminizde hissettiğiniz her acı ya da zevkin tetiğini çeker. Sanki beynimizin içinde minyatür bir mahkeme sistemi kurmuş gibiyizdir. Bizim kişisel kurallarımız, hükmü verecek olan yargıçla jüridir. Eğer ben size "Vücudun çok güzel mi?" diye sorsam, nasıl cevap verirdiniz? Kendi kafanızda güzel vücut konusunda koyduğunuz kriterlere göre ölçerdiniz, değil mi?
İşte bir başka soru daha: "Usta bir aşık mısınız?" Cevabınız, usta bir aşık olmak için neler gerektiğiyle ilgili kurallarınıza, kendinizi adadığınız standartlarınıza bağlı olacaktır. Eğer bana, "Evet, harika bir aşığım" derseniz size kilit soruyu sorarak kurallarınızı anlayabilirim: "Usta bir aşık olduğunuzu nereden biliyorsunuz? Kendinizi usta bir aşık gibi hissetmeniz için neler olması gerekiyor?"
Belki dersiniz ki, "Biliyorum, çünkü biriyle seviştiğim zaman genellikle 'çok harikaydı' der." Kimi de der ki, "Sevgilim öyle dediği için biliyorum." Ya da der ki, "Karşımdakinin türlü tepkilerinden biliyorum." Kimi de der ki, "Sevişirken kendimi harika hissettiğimden anlıyorum." (Karşısındakinin tepkisi hiç mi önemli değilmiş? Hımmm.) Ya da belki bana cevap olarak: "Sorun herkese" deyiverirsiniz.
Beri yandan bazıları da kendilerini usta bir aşık saymazlar. Bu gerçekten öyle olmadıkları için midir? Yoksa kuralları uygun olmadığı için midir? İşte bu çok önemli bir sorudur. Çoğu durumda insanların kendini usta bir aşık gibi hissetmemesi, sevgilileri onlara öyle olduklarını söylemediği içindir. Belki o sevgili, hareketlerine ihtiraslı cevaplar veriyor olabilir, ama bu cevaplar o kişinin belirli kurallarını tutturamadığı için, kişi kendinin usta bir aşık olduğundan emin olamıyordur.
Hak ettiğimiz duyguları hissedememe konusundaki bu durum, yalnız ilişkilere ve sevişmelere özgü de değildir. Çoğumuzun başarıyı, fark yaratmayı, güvenceyi, zekâyı, daha başka şeyleri tanımlamak için de uygunsuz kuralları vardır. Hayatımızdaki her şey, işten eğlenceye kadar hepsi, bu yargıç-jüri sisteminin hükmü altındadır.
Bunun anlamı basittir. Sağ olduğumuz sürece verdiğimiz her cevabı ve her tepkiyi, bizim kurallarımız kontrol etmektedir. Ve tabii tahmin ettiğiniz gibi, o kurallar da rastgele konmuş kurallardır. Master Sistem'in hayatımızı yöneten nice unsuru gibi, kurallarımız da hayatımızda karşımıza çıkan şeylerin etkisinde, baş döndürücü bir kolaj'a benzer. Değerlerimizi biçimlendiren o ceza ve ödül sistemi, kurallarımızı da biçimlendirir. Aslında yeni değerler geliştirdikçe, o değerlere ulaşmak için neler gerektiği konusundaki inançlarımız da değişir, listelere kurallar da sürekli olarak eklenir. Yeni yeni kurallar eklendikçe, çoğu zaman eskilerini çarpıtma, genelleştirme ya da listeden silme eğilimindeyizdir. Birbiriyle çelişkili kurallar ediniriz. Bazı kimseler için kurallar, büyürken içlerine işleyen kurallara bir isyan olarak biçimlenir.
Bugün hayatınızı yöneten kurallar, sizin kim olduğunuza uygun mu? Yoksa geçmişte işinize yaramış kurallara sarılıpkalmış durumda mısınız? Çocukluğunuzdan kalma, artık uygun olmayan kurallarla mı idare ediyorsunuz?
"Her budala kural koyabilir... Her budala da ona uyar."
HENRY DAVID THOREAU
Kurallar beynimiz için kestirme yollardır. Eylemlerimizin yaratacağı sonuçhr konusunda bize bir emin olma duygusu verirler, böylelikle neyin ne anlama geldiği ve bizim o konuda ne yapacağımızla ilgili olarak şimşek hızında kararlar vermemizi sağlarlar.
Biri size gülümseyince, bunun ne anlama geldiği konusunda upuzun birtakım hesaplara girmek zorunda kalsaydınız, hayatınız perişan olurdu. Oysa sizin bir kuralınız var, eğer biri size gülümserse, o kişi mutlu demektir, ya da dost demektir, belki sizi seviyordur. Eğer biri size kaşını çatarsa o da başka kuralların dediğini çeker, başka anlamlar getirir, ne yapacağınızı başka biçimde etkiler. Bazı kimseler için biri kaş çatınca, o kişi kötü bir duygu durumunda, demek ki ondan kaçmak gerek, anlamı doğar. Diğer bazılarının kuralı ise, "Eğer biri kötü duygu durumundaysa, onun o durumunu değiştirmem gerek" biçimindedir.
Gregory Bateson'rn Zihin Ekolojisine Atılan Adımlar adlı çok ilginç kitabım okuyuşumu hatırlıyorum. Kızıyla yıllar önce yaptığı bir konuşmanın kaydıydı. Size özetleyeyim.
Günün birinde kızı ona gelip ilginç bir soru soruyor: "Baba, her şey nasıl bu kadar kolay karmaşıklaşabiliyor?"
Bateson ona, "Karmaşıklaşmak demekle ne demek istiyorsun, tatlım?" diyor.
Kız o zaman, "Bilirsin, baba" diye karşılık veriyor. "Kusursuz değil yani. Şu anda benim çalışma masama bak. Her şey her yerde. Karmakarışık. Oysa dün gece orayı kusursuz hale getirmek için ne kadar uğraşmıştım. Ama hiçbir şey kusursuz durumda kalmıyor. Kolayca karmakarışık oluyor!"
Bateson, "Kusursuz olunca nasıl olduğunu göster bana" demiş. Kız masadaki her şeyi yerli yerine koymuş, "İşte, baba, şimdi kusursuz" demiş. "Ama böyle kalmayacak."
Bateson o zaman "Boya kutunu şöyle otuz santim kaydırsam ne olur?" diye sormuş.
Kızı, "Yo baba, şimdi karıştı" demiş. "Hem zaten düz durmalı, senin koyduğun gibi çarpık durmamalı."
"Ya kurşun kalemini şuradan şuraya alsam?"
"Yine karıştırıyorsun."
"Şu kitap kapalı değil de, biraz açık dursa?"
"O da karışıklık demek!"
Bateson kızına dönmüş, "Tatlım, mesele her şeyin kolayca karmakarışık olmasında değil. Senin karıştırma usullerinin sayısı pek çok, kusursuz yapma yolun ise bir tek de ondan" demiş.
Çoğumuz kendimizi kötü hissetmek için çeşitli yollar yaratmışızdır, ama iyi hissetmek için bir tek yolumuz vardır. Kurallarıyla kendilerini acılara bağlamış insanların bu kadar çok oluşu beni hep şaşırtmaktadır. Sanki tam kaçınmak istedikleri duygu durumuna giden bir yığın nöral yollardan oluşan bir şebeke örmüşlerdir. Oysa zevke giden nöral yollarının sayısı pek azdır.
Klasik bir örnek olarak, Kaderle Randevu seminerime katılan bir adamı anlatayım. Fortune 500'e girmiş ünlü bir şirket yöneticisiydi. Toplum onu katkılarından ötürü pek severdi. Beş çocuğu vardı. Karısına ve çocuklarına yakındı, fiziksel olarak sağlamdı, hattâ maraton koşucusuydu. Ona, "Başarılı mısınız?" diye sorduğumda, herkesi şaşırtacak biçimde, ciddi bir sesle, "Hayır" dedi. "Kendinizi başarılı saymanız için ne olmalı?" diye sordum. (Unutmayın, sizin ya da başkasının kurallarını anlamak için kilit soru budur.)
Kendini hayatta başarılı saymak için yerine gelmesini şart gördüğü bir yığın katı kural saydı. Maaşı yılda 3 milyon dolar olmalıydı (o sıra 1,5 milyondu, ama ikramiyeleriyle birlikte 3,5 ediyor ... bu onu tatmin etmiyordu). Vücudunda yağ oranı % 8 olmalıydı (oysa % 9'du). Çocuklarına hiç hırslanmamalıydı (unutmayın, beş çocuğu vardı, hepsi de hayatın farklı yönlerine doğru gitmekteydiler). Sizce bu adamın kendini başarılı hissetme şansı ne kadar? Bütün bu mantığı tartışmalı kriterleri aynı anda tutturabildiği zaman mı kendini başarılı sayacak? Hiçbir zaman başarılı saymayacak mı kendini?
Buna karşılık, seminerde bir de başka adam vardı. Enerjisi taşıyor, bir an yerinde duramıyordu. Seminerden de, hayattan da büyük zevk alıyor gibiydi. Ona da aynı soruyu sordum. "Başarılı mısınız?" Sırıttı, "Kesinlikle," dedi. Tekrar sordum: "Başarılı olmanız için ne olması gerek?" Sırıtarak cevap verdi: "Çok kolay. Tek yapmam gereken, ayağa kalkıp aşağıya bakarım, yerden yukarda olduğumu görürüm, yeter!" Herkes güldü. Adam devam etti. "Yerin yukarısında geçirdiğim her gün harika bir gündür!" Bu kural, Kaderle Randevu kadrosunun pek hoşuna gitti. Artık her seminerde bunu yazıp bir tarafa asıyoruz, sabahları yorganı üstümüzden attığımız anda ne kadar başarılı sayılacağımızı kendimize hatırlatmaya çalışıyoruz.
Kendi kurallarını tutturamayan o genel müdür gibi, sizin de kendinizi kazanıyor ya da kaybediyor hissetmeniz, elinizdeki puan kartının haksız düzenlenmiş olmasından kaynaklanabilir. Kart yalnız size haksızlık etmekle kalmamakta, eşinize, çocuklarınıza, her gün sizinle çalışan insanlara, hayatınızla teması olan herkese de haksızlık etmektedir. Eğer koyduğunuz kurallar sistemi sizin kendinizi öfkeli, kızgın, incinmiş ya da başarısız hissetmenize yol açıyorsa, ya da ne zaman mutlu başarılı, vb. olduğunuzu anlamanız için açık seçik kurallarınız yoksa, çevrenizdekilere davranışınız da etkilenecek, onların sizin yanımzdayken neler hissettikleri de etkilenecektir. Ayrıca, siz ister farkında olun ister olmayın, başka insanları da belki hiç seslendirmediğiniz bu bir dizi kurala göre yargılıyorsunuzdur, çünkü biz başkalarının da bizim kurallarımıza uymasını bekleriz, değil mi? Kendinize karşı fazla sert davranıyorsanız, büyük olasılıkla başkalarına da öyle davranıyorsunuzdur.
İnsan hem kendine, hem de en çok sevdiklerine, neden böyle aşırı sert yasalar uygulasın ki? Bunun büyük bölümü kültürel şartlanmadan gelmektedir. Çoğumuz, eğer kurallarımız aşırı yoğun değilse başarıya ulaşamayacağımızdan çok çalışmaya motive olamayacağımızdan korkarız. Oysa sizi dürtü durumunda tutmak için gülünç denecek kadar zor kurallara ihtiyacınız yok! Eğer kişi kendi kurallarını fazla yoğun, fazla acılı koyarsa, çok geçmeden, ne yaparsam yapayım kazanamam, demeye başlar, öğrenilmiş çaresizliğe yuvarlanırlar. Amaçların gücünü, parlak bir geleceğin çekiciliğini kullanarak kendimizi ileriye itmeyi elbette istiyoruz. Ama işin temelinde her istediğimiz zaman mutlu olmamıza izin verecek kurallara sahip olduğumuzdan emin olmak zorundayız.
Bizi eyleme geçmeye sevinç hissetmeye, sebat etmeye iten kurallar geliştirmek isteriz. Yolumuzu kesecek kurallar istemeyiz. Benim tanıdığım bazı kadın ve erkekler, ilişkiler konusunda kendilerine öyle kurallar koymuşlardır ki, hayatlarının bu alanında başarılı olmalarına olanak kalmamıştır. Örneğin bazı insanların aşkla ilgili kuralı şöyledir: "Eğer beni seviyorsan, ne yapmanı istersem yaparsın." Ya da, "Eğer beni seviyorsan, ben sızlanır, yakınırım, sen de kabullenirsin." Bunlar uygun kurallar mı? Pek sayılmaz! İlişkinizi paylaştığınız herkes içinhaksızlık bu.
Kaderle Randevu'ya gelen bir kadın aslında bir erkekle yakın ilişkisi olmasını çok istediğini, ama "ilk kovalamacanın heyecanı" geçtikten sonra böyle bir ilişkiyi sürdüremediğini söylemişti. "Bir erkeğin size çekici gelmesi için neler olması gerek?" diyerek sorularıma başladım. Kurallarını söylediği anda, zorluğun ne olduğunu ikimiz de anladık. Bir erkeği çekici bulması için adamın sürekli onun peşinde koşması, kendisi reddedip dururken yine ısrar etmesi gerekiyordu. Eğer adam direnir, engelleri aşmaya uğraşırsa, kadın onu çok çekici buluyordu. Güçlü bir erkek, diyordu.
Ama asıl ilginç olan, ikinci kuralıydı. Adam bu sebatı bir aydan uzun sürdürürse, bu sefer kadın ona saygısını kaybediyor, artık çekici bulmaz oluyordu. Bu durumda, neler olduğunu görüyor musunuz? Reddedildikten sonra yine onun peşinde koşacak erkek sayısı zaten azdır, onlar da kısa bir süre sonra vazgeçerler. Böyle olunca, bu kadın hiçbir erkekle bir ilişki kuramaz. Direnebilen bir avuç erkek bir süre bu kadının iltifatına hak kazanır, ama sonra rastgele seçilmiş bir aylık süre dolunca bu sefer kadının ilgisi söner. Hiçbir erkeğe bir aydan uzun süre ilgi duyamaması, erkeklerin onun o girift takvim düzenini tahmin edemeyişinden kaynaklanıyor.
Sizin böyle imkânsız kurallarınız hangileri? Bazı kimseler, herhangi bir konuda kontrolü kendi ellerinde hissedebilmek için, ne olacağını önceden bilmek zorundalar. Bazıları bir konuda güven kazanabilmek için ille tecrübe sahibi olmak zorunda. Benim güven kurallarım böyle olsa, hayatımda yaptıklarımı asla yapamazdım! Benim başarımın büyük bölümü elimde hiç referansım olmadığı halde, bir şeyi başarabileceğime güven duyma yeteneğimdir. Güven kuralım şöyledir: "Eğer güven duymaya karar verirsem, her konuda duyabilirim, güvenim de başarıma yardımcı olur."
Ustalık ve beceri de bir başka ilginç kuraldır. Bazı kimselerin bu konudaki kuralı, "Bir şeyi yıllarca mükemmel yapmışsam, o şeyin ustasıyım" biçimindedir. Bazılarınınki, "Bir şeyi bir kere iyi yapmışsam, ustasıyım," biçimindedir. Bazıları da, "Buna benzer herhangi bir şey yapmışsam, bunu da öğrenirim, demek ki ben ustayım" derler.
Bu kuralların güveninize, mutluluğunuza, kontrol duygunuza, eylemlerinizin kalitesine ve hayatınıza yapacağı etkileri görebiliyor musunuz?
Geçen bölümde değerlerin konulmasına bir hayli zaman harcadık. Ama daha önce de söylediğim gibi, eğer kuralları ulaşılır kılmazsanız kendinizi hiçbir zaman o değerlere varmış gibi hissedemezsiniz. Ben kaderi tasarımlama konusundaki fikirlerimi ilk geliştirmeye başladığımda kafamda yalnızca değerler kavramı vardı, kuralların farkında değildim. Bu nedenle, kişi kendini doğru yolda hissediyor mu, hissetmiyor mu konusu raslantıya kalıyordu. Kuralları keşfettiğim gün, yaşadığımız acıların ve zevklerin kaynağını da bulmuş oldum. Kuralların insan duygularının tetiğini çeken şey olduğunu anladım, bu sefer kuralları nasıl daha etkin kullanabileceğimi değerlendirmeye koyuldum.
Yine daha önce söylediğim gibi, insanlarının çoğunun acıya kablolarla bağlı durumda olduğunu görmem uzun sürmedi. Bu insanların kuralları, kendilerini iyi hissetmelerini çok zorlaştırıyor, kötü hissetmelerini çok kolaylaştırıyordu. Size güçlü bir örnek vereyim. Adına Laurie diyeceğimiz bir kadının değerlerini çerçeve içinde göstereyim. Kendisi ilk Kaderle Randevu seminerlerimden birine gelmişti:
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Gizliliğinize değer veriyoruz
Bu sitenin çalışmasını sağlamak için temel çerezleri ve deneyiminizi geliştirmek için isteğe bağlı çerezleri kullanıyoruz.