İnsanlar neden böyle? Ne çok acı ne çok şeker... Tadı belirsiz ama tatsız da denemeyecek kadar varlığını duyuran damağında... Sırtımı dönemiyorum bu yüzden bu binbir yüzlü yaratıklara. Diyelim gözümü kararttım, arkamda bıraktım onları. Önümde uzun bir yol... İnsansız ve dosdoğru... Yüzlerce adım gittim saatler boyu. Tek bir kandırmacaya rastlamadım. Bu asfalt, şu ağaç ya da az ötedeki kaya parçası her nasılsalar öyle bakıyorlar bana. Çok saf ve çok dürüst bir bakışla... "Evet, işte bu!" diyorum. "Aradığım şey..." Ve daha bir şevkle, daha bir yenilenmiş atıyorum adımlarımı. Gitgide hızlanıyor ayaklarım ve nefesim...
"Ne arıyorsunuz ki?" diyorum onlara. "Neden bu telaş?" Önümde uzanan bomboş yola bakıyorum. Hiçbir şey vadetmeyecek kadar çıplak bu yerde 'acele' denen şey o kadar anlamsız kaçıyor ki! Bir kaplumbağa ya da dörtnala bir at fark etmiyor bu hep aynı uzanan, uçsuz bucaksız şeritte. Evet çok dürüst, çok gerçek, çok yalansız... Ama öyle aynı ki, aynılığı bunaltan bir tekrara dönüşüyor bir süre sonra. Minicik bir değişim arıyorsun o düzlükte. Bir engebe, küçük de olsa bir kıpırtı...
İnsanları arıyorsun en çok da: Seni en çok şaşırtan, o dümdüz uzanan yolu onlarca ara yola ayıran, hiç görülmedik yerlere götüren... Binbir yüzlü, kandıran, can yakan ama bir kalbin olduğunu hatırlatan, acele ettiren seni, acele etmene değecek kadar önemli şeyleri getiren yaşamına... Onları yeniden bulmak için tam arkana dönüyorsun. Onları bıraktığın o yöne... Dört nala koşmaya başlıyorsun birden. Bir kaplumbağa olmadığına yüzlerce kez şükrederek...
