- Katılım
- 27 Aralık 2008
- Mesajlar
- 432,578
- Reaksiyon puanı
- 0
- Puanları
- 0
Buradan hareketle oluşan,
tabii kanunların sadece cisimler için değil, toplumsal olaylar içinde geçerli
olduğu varsayımı, piyasa ekonomisinin temelini oluşturan "Görülmeyen El"i
doğurdu. Yani; üretim faktörlerinin işleyişinde bir dengesizlik olduğunda,
"Devlet müdahalesi"ne gerek kalmayacaktı; piyasa "kendiliğinden" dengeye
gelecekti. Fakat, 1873 Viyana Borsası'nın çöküşü Frankfurt, Londra, Paris ve New
York'ta kısa süreli bir borsa paniğine yol açtıysa da, sistemin güvenilirliğine
dair ilk kuşku tohumlarını attı; 1929 Buhranı ve Keynesyen İktisat ise serbest
piyasa ekonomisinin temel işleyiş biçimini tamamen değiştirdi.
18.yy'da, Sanayi Devrimi'ninde hızlanması ile birlikte, değişen üretim biçimi
(emek yerine makinanın ikame edilmesi) üretim miktarında artışa neden oldu.
Piyasa dengesine göre, daha çok üretim, daha çok tüketime denk düşmekte idi.
Yapılması gereken bireylerin bu sürece daha çok dahil edilip, denge noktasını
(önceki sürece göre) daha yüksek bir noktaya getirmekti. Bu amaç, ilerleme
politikalarını ortaya çıkardı.
İKTİSAT POLİTİKALARI ve AZGELİŞMİŞLİK
Doğa'da varoluş, nasıl zıttı ile mümkün ise, sosyolojide de aynı oluşum söz
konusu olduğundan (Newton fiziği doğrultusunda), ilerleme/gelişme ancak geri
kalma/az gelişme ile mevcut olacaktı. Sonuçta da, ülkeler azgelişmiş-gelişmiş
diye sınıflandırıldı. İktisat politikaları ise bu sınıflandırmada kullanılagelen
en önemli araç olmuştur.
İktisat politikası, belli bir ekonomik amaca nasıl ulaşılacağı sorunu ile
ilgilenir. Bu amaca ulaşmada ekonomik olayları meydana getiren unsurları ve
unsurlar arası ilişkileri incelemek durumundadır. Bu aşamada önem kazanan husus,
iktisat politikası modellerinin oluşum biçimidir.
İktisat politikası modelleri oluşturulurken, modelin uygulanacağı ülkenin
tarihi, coğrafi özellikleri, gelenekleri (dini yapısı, sanat anlayışı, tüketim
tarzı) belirlenmeli ve elde edilecek sonuç doğrultusunda iktisat politikası
araçları seçilmelidir. Oysaki, modeller belirlenirken tüm bu unsurlar veri
olarak kabul edilir ve ülkeler arasındaki farklılıklar görmezden gelinerek
kapitalizmin amacına uygun olarak "tek tip" politikalar uygulanır. Uygulanan
birçok politikanın kriz ile sonuçlanmasının altında yatan temel neden,
budur.
İktisat politikası modelleri belirlenirken, ülkelerin geçirmiş oldukları
süreçlerde dikkate alınmalıdır. Süreçlerle ifade edilmek istenen şudur: Gelişmiş
ülke olarak adlandırılan ülkeler Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi gibi kırılma
noktalarını yaşadılar, oysaki azgelişmiş ülke sınıflamasında yer alan ülkeler bu
süreçleri yaşamadan II. Dünya Savaşı sonrasında kendilerini "kalkınma" retoriği
ile harmanlanmış postmodern bir dünyanın içinde buldurlar. Postmodern dünyada
ise; iktisat politikaları, hız politikaları ile ikame edilmiştir. Şöyle ki:
Teknoloji düzeyi, azgelişmiş-gelişmiş kavramlarının temel belirleyicisi olarak
kabul edilerek ve üretilen teknolojinin piyasaya sunulduğu anda varoluş sürecini
tamamlamışlığı göz önüne alındığında, teknolojik hız değişimi ile, toplumun bu
değişimi takip edebilme hızının aynı olmadığı görülür. Aynı düzlemsellik içinde
günümüz postmodern oluşumlarının temelinde, yine azgelişmişlik-gelişmişlik
farklılıklarının olması çok doğaldır. Böylesi bir ayrımdan yola çıkıldığında iki
ayrı düzeye hitap eden amaçlar arasındaki farklılıklar da bu bağlamda
görülmektedir. Araç teknoloji iken, gelişmiş ülkeler için amaç nufuzlarını
korumak, azgelişmiş ülkeler için ise amaç gelişmişlik olacaktır. Ortak noktaları
ise iktisat politikalarının amaçlarından olan milli gelirin
yükseltilmesinden başka bir şey değildir.
Milli gelir; belirlenmiş bir süreç içinde bir ekonomide mevcut olan üretim
faktörlerinden elde edilen gelirdir. Milli gelirin yükselmesi mevcut üretim
faktörlerinin maximum düzeyde kullanılması yani tam istihdam'a ulaşılması
ile mümkündür. Keynesyen İktisat Modellerinde, kişilerin tasarrufları piyasanın
ihtiyacından fazla olabileceğinden dolayı, ekonomi tam istihdama yakın bir
noktada dengeye gelir. Azgelişmiş ekonomilerde ise, "kalkış aşaması"nda tam
istihdama yakın noktada seyreder. Her ikisi içinde para arzı, para talebinden
yüksek durumdadır. Böylesi ortamlar faizler düşmeye başlar ve yatırımlara
zamanından önce başlanabilir. Unutulmaması gereken, ekonominin tam istihdama
yakın bir düzeyde olduğudur. Yatırımcı (devlet veya özel sektör) üretim
faktörlerinin sağlanması konusunda, başlangıçta sorunla karşılaşırlar. Emek
dahil olmak üzere bütün üretim faktörlerinin fiyatları yükselmiştir. Gelişmiş
ülkelerde, önce talep enflasyonu ağırlıklı bir fiyat yükselmesi ile başlayan
kısa süreç, maliyet enflasyonuna dönüşür. Sistem ekonominin kendi ihtiyaçlarına
ve işleyişine göre belirlendiği için talep artışının duracağı noktada fiyat
artışı da durur ve ekonomi dengeye gelir. Azgelişmiş ülke ekonomilerinde ise;
fazla para, mal ve hizmet sektörüne gider. Artan talep karşılanmak
istenildiğinde, bu fazla para, talep edilen para konumundadır. Üretim
alanlarının oturmuş bir yapısı olmadığından, ara mal ve hammadde karşılama
güçlükleri olduğundan, azgelişmiş ülkelerde maliyet enflasyonu kısa süreli
olmayıp, uzun vadede canavar haline dönüşür. Enflasyon, iddiharı çözme amacı bir
kenara bırakıldığında, istenilmeyen bir durumdur. Oysa ki kapitalizm, tüketime
dayalı bir sistem olduğundan ve icad ettiği "homo-economicus" ile tek tip insan
yaratma amacı bulunduğundan tüketimi canlı tutmak mecburiyeti vardır. Yani,
kapitalizm; talep yönlü enflasyona sıcak bakan bir sistemdir. Sorun: İktisat
politikaları düzenlenirken bu noktanın göz ardı edilmesinden
kaynaklanmaktadır.
Azgelişmiş ülkelerde enflasyonla mücadele etmek için yatırımlar arttırılmaya
gayret edilir. Çoğu kez de, iç kaynaklar yeterli gelmediğinden dış
borçlanmaya gidilir. Böylece azgelişmiş ülkeler, borç sarmalı içine
çekilirler. Daha da öteye, borçlanmaları vasıtası ile, kendileri de azgelişmiş
olduklarına inanırlar ki, sömürgeciliğin içselleştirilmesi gerçekleşir. Dış borç
konusuna tekrardan döndüğümüzde ilk başlangıçta ülkeler, yardımlar şeklinde
psikolojik olarak borç almaya alıştırılırlar. Örneğin; Marshall Yardımları. Bu
bağlamda olmak üzere, Türkiye'de otomotiv sektörüne olan eğilimin artışı, bütün
yardımın karayollarına aktarılması tesadüf değil tabiiki. İktisat politikası
amaçlarından özel tüketimin değiştirilmesi, "tek tip" tüketim biçimi
yaratılmasıdır söz konusu olan. İkinci aşamada borçlar belirli bir faiz
karşılığında verilir. Borçlanma sonucunda, iktisat politikalarının diğer bir
amacı olan ödemeler dengesinin sağlanması istenci, kendiliğinden ortaya
çıkar. Azgelişmiş ülke ekonomileri ödemeler dengesi açığı vermeye adeta mahkum
edilmişlerdir. Nedenlerden birincisi; kur farkı. İkincisi; ihracatta dış
ülkelerle rekabet etme şanslarının azlığıdır. Kaliteli ve ucuz mal üreterek
mallarına olan talebi arttırsalar bile, elde edilen kazanç üretim maliyetlerini
karşılamamaktadır zaten. Üçüncüsü; ihraç malları tarıma dayalı mallardır ve
dayanıklılık süreleri azdır.
Sonuç da; Adam Smith'in sözü geçerliliğini korumaktadır: 'Azgelişmiş ülkeler
fakir oldukları için fakirdirler.' Kalkınma retoriği adı altında uygulanagelen
birçok politika; böylesi bir felfese ürünü olup, çağın gereklerine göre yeni
maskeler altında ülkelere enjekte edilip, sömürgeciliğin amaçlarına ulaşmasında
araç olarak kullanılmaktadır.
KAYNAKLAR
BAŞKAYA, Fikret Azgelişmişliğin Sürekliliği, İmge Yayınevi, 2001
BAŞKAYA, Fikret Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İmge Yayınevi,
1997.
DRUCKER, Peter (Çev: Birtane Karanakça) Yeni Gerçekler, Türkiye İş Bankası
Yayınları, 1993
KAZGAN, Gülten İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi,
SAVAŞ, Vural Politik İktisat, Beta Yayınları, 1998.
SERDAROĞLU, Ufuk Feminist İktisat'ın Bakışı (Postmodernist mi?), Sarmal
Yayınevi.
LACOSTE, Yves (Çev: Sevil Avcıoğlu) Sınıf Açısından Azgelişmişlik,
Göçebe Yayınları, 1996.
tabii kanunların sadece cisimler için değil, toplumsal olaylar içinde geçerli
olduğu varsayımı, piyasa ekonomisinin temelini oluşturan "Görülmeyen El"i
doğurdu. Yani; üretim faktörlerinin işleyişinde bir dengesizlik olduğunda,
"Devlet müdahalesi"ne gerek kalmayacaktı; piyasa "kendiliğinden" dengeye
gelecekti. Fakat, 1873 Viyana Borsası'nın çöküşü Frankfurt, Londra, Paris ve New
York'ta kısa süreli bir borsa paniğine yol açtıysa da, sistemin güvenilirliğine
dair ilk kuşku tohumlarını attı; 1929 Buhranı ve Keynesyen İktisat ise serbest
piyasa ekonomisinin temel işleyiş biçimini tamamen değiştirdi.
18.yy'da, Sanayi Devrimi'ninde hızlanması ile birlikte, değişen üretim biçimi
(emek yerine makinanın ikame edilmesi) üretim miktarında artışa neden oldu.
Piyasa dengesine göre, daha çok üretim, daha çok tüketime denk düşmekte idi.
Yapılması gereken bireylerin bu sürece daha çok dahil edilip, denge noktasını
(önceki sürece göre) daha yüksek bir noktaya getirmekti. Bu amaç, ilerleme
politikalarını ortaya çıkardı.
İKTİSAT POLİTİKALARI ve AZGELİŞMİŞLİK
Doğa'da varoluş, nasıl zıttı ile mümkün ise, sosyolojide de aynı oluşum söz
konusu olduğundan (Newton fiziği doğrultusunda), ilerleme/gelişme ancak geri
kalma/az gelişme ile mevcut olacaktı. Sonuçta da, ülkeler azgelişmiş-gelişmiş
diye sınıflandırıldı. İktisat politikaları ise bu sınıflandırmada kullanılagelen
en önemli araç olmuştur.
İktisat politikası, belli bir ekonomik amaca nasıl ulaşılacağı sorunu ile
ilgilenir. Bu amaca ulaşmada ekonomik olayları meydana getiren unsurları ve
unsurlar arası ilişkileri incelemek durumundadır. Bu aşamada önem kazanan husus,
iktisat politikası modellerinin oluşum biçimidir.
İktisat politikası modelleri oluşturulurken, modelin uygulanacağı ülkenin
tarihi, coğrafi özellikleri, gelenekleri (dini yapısı, sanat anlayışı, tüketim
tarzı) belirlenmeli ve elde edilecek sonuç doğrultusunda iktisat politikası
araçları seçilmelidir. Oysaki, modeller belirlenirken tüm bu unsurlar veri
olarak kabul edilir ve ülkeler arasındaki farklılıklar görmezden gelinerek
kapitalizmin amacına uygun olarak "tek tip" politikalar uygulanır. Uygulanan
birçok politikanın kriz ile sonuçlanmasının altında yatan temel neden,
budur.
İktisat politikası modelleri belirlenirken, ülkelerin geçirmiş oldukları
süreçlerde dikkate alınmalıdır. Süreçlerle ifade edilmek istenen şudur: Gelişmiş
ülke olarak adlandırılan ülkeler Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi gibi kırılma
noktalarını yaşadılar, oysaki azgelişmiş ülke sınıflamasında yer alan ülkeler bu
süreçleri yaşamadan II. Dünya Savaşı sonrasında kendilerini "kalkınma" retoriği
ile harmanlanmış postmodern bir dünyanın içinde buldurlar. Postmodern dünyada
ise; iktisat politikaları, hız politikaları ile ikame edilmiştir. Şöyle ki:
Teknoloji düzeyi, azgelişmiş-gelişmiş kavramlarının temel belirleyicisi olarak
kabul edilerek ve üretilen teknolojinin piyasaya sunulduğu anda varoluş sürecini
tamamlamışlığı göz önüne alındığında, teknolojik hız değişimi ile, toplumun bu
değişimi takip edebilme hızının aynı olmadığı görülür. Aynı düzlemsellik içinde
günümüz postmodern oluşumlarının temelinde, yine azgelişmişlik-gelişmişlik
farklılıklarının olması çok doğaldır. Böylesi bir ayrımdan yola çıkıldığında iki
ayrı düzeye hitap eden amaçlar arasındaki farklılıklar da bu bağlamda
görülmektedir. Araç teknoloji iken, gelişmiş ülkeler için amaç nufuzlarını
korumak, azgelişmiş ülkeler için ise amaç gelişmişlik olacaktır. Ortak noktaları
ise iktisat politikalarının amaçlarından olan milli gelirin
yükseltilmesinden başka bir şey değildir.
Milli gelir; belirlenmiş bir süreç içinde bir ekonomide mevcut olan üretim
faktörlerinden elde edilen gelirdir. Milli gelirin yükselmesi mevcut üretim
faktörlerinin maximum düzeyde kullanılması yani tam istihdam'a ulaşılması
ile mümkündür. Keynesyen İktisat Modellerinde, kişilerin tasarrufları piyasanın
ihtiyacından fazla olabileceğinden dolayı, ekonomi tam istihdama yakın bir
noktada dengeye gelir. Azgelişmiş ekonomilerde ise, "kalkış aşaması"nda tam
istihdama yakın noktada seyreder. Her ikisi içinde para arzı, para talebinden
yüksek durumdadır. Böylesi ortamlar faizler düşmeye başlar ve yatırımlara
zamanından önce başlanabilir. Unutulmaması gereken, ekonominin tam istihdama
yakın bir düzeyde olduğudur. Yatırımcı (devlet veya özel sektör) üretim
faktörlerinin sağlanması konusunda, başlangıçta sorunla karşılaşırlar. Emek
dahil olmak üzere bütün üretim faktörlerinin fiyatları yükselmiştir. Gelişmiş
ülkelerde, önce talep enflasyonu ağırlıklı bir fiyat yükselmesi ile başlayan
kısa süreç, maliyet enflasyonuna dönüşür. Sistem ekonominin kendi ihtiyaçlarına
ve işleyişine göre belirlendiği için talep artışının duracağı noktada fiyat
artışı da durur ve ekonomi dengeye gelir. Azgelişmiş ülke ekonomilerinde ise;
fazla para, mal ve hizmet sektörüne gider. Artan talep karşılanmak
istenildiğinde, bu fazla para, talep edilen para konumundadır. Üretim
alanlarının oturmuş bir yapısı olmadığından, ara mal ve hammadde karşılama
güçlükleri olduğundan, azgelişmiş ülkelerde maliyet enflasyonu kısa süreli
olmayıp, uzun vadede canavar haline dönüşür. Enflasyon, iddiharı çözme amacı bir
kenara bırakıldığında, istenilmeyen bir durumdur. Oysa ki kapitalizm, tüketime
dayalı bir sistem olduğundan ve icad ettiği "homo-economicus" ile tek tip insan
yaratma amacı bulunduğundan tüketimi canlı tutmak mecburiyeti vardır. Yani,
kapitalizm; talep yönlü enflasyona sıcak bakan bir sistemdir. Sorun: İktisat
politikaları düzenlenirken bu noktanın göz ardı edilmesinden
kaynaklanmaktadır.
Azgelişmiş ülkelerde enflasyonla mücadele etmek için yatırımlar arttırılmaya
gayret edilir. Çoğu kez de, iç kaynaklar yeterli gelmediğinden dış
borçlanmaya gidilir. Böylece azgelişmiş ülkeler, borç sarmalı içine
çekilirler. Daha da öteye, borçlanmaları vasıtası ile, kendileri de azgelişmiş
olduklarına inanırlar ki, sömürgeciliğin içselleştirilmesi gerçekleşir. Dış borç
konusuna tekrardan döndüğümüzde ilk başlangıçta ülkeler, yardımlar şeklinde
psikolojik olarak borç almaya alıştırılırlar. Örneğin; Marshall Yardımları. Bu
bağlamda olmak üzere, Türkiye'de otomotiv sektörüne olan eğilimin artışı, bütün
yardımın karayollarına aktarılması tesadüf değil tabiiki. İktisat politikası
amaçlarından özel tüketimin değiştirilmesi, "tek tip" tüketim biçimi
yaratılmasıdır söz konusu olan. İkinci aşamada borçlar belirli bir faiz
karşılığında verilir. Borçlanma sonucunda, iktisat politikalarının diğer bir
amacı olan ödemeler dengesinin sağlanması istenci, kendiliğinden ortaya
çıkar. Azgelişmiş ülke ekonomileri ödemeler dengesi açığı vermeye adeta mahkum
edilmişlerdir. Nedenlerden birincisi; kur farkı. İkincisi; ihracatta dış
ülkelerle rekabet etme şanslarının azlığıdır. Kaliteli ve ucuz mal üreterek
mallarına olan talebi arttırsalar bile, elde edilen kazanç üretim maliyetlerini
karşılamamaktadır zaten. Üçüncüsü; ihraç malları tarıma dayalı mallardır ve
dayanıklılık süreleri azdır.
Sonuç da; Adam Smith'in sözü geçerliliğini korumaktadır: 'Azgelişmiş ülkeler
fakir oldukları için fakirdirler.' Kalkınma retoriği adı altında uygulanagelen
birçok politika; böylesi bir felfese ürünü olup, çağın gereklerine göre yeni
maskeler altında ülkelere enjekte edilip, sömürgeciliğin amaçlarına ulaşmasında
araç olarak kullanılmaktadır.
KAYNAKLAR
BAŞKAYA, Fikret Azgelişmişliğin Sürekliliği, İmge Yayınevi, 2001
BAŞKAYA, Fikret Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İmge Yayınevi,
1997.
DRUCKER, Peter (Çev: Birtane Karanakça) Yeni Gerçekler, Türkiye İş Bankası
Yayınları, 1993
KAZGAN, Gülten İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi,
SAVAŞ, Vural Politik İktisat, Beta Yayınları, 1998.
SERDAROĞLU, Ufuk Feminist İktisat'ın Bakışı (Postmodernist mi?), Sarmal
Yayınevi.
LACOSTE, Yves (Çev: Sevil Avcıoğlu) Sınıf Açısından Azgelişmişlik,
Göçebe Yayınları, 1996.
