- Katılım
- 27 Aralık 2008
- Mesajlar
- 432,578
- Reaksiyon puanı
- 0
- Puanları
- 0
Demir yeryüzünde keşfedildiği zaman insanlar onun Tanrılar
tarafından, büyücüler ve şeytana karşı gönderilmiş bir güç olduğuna inandılar.
Ayrıca eski çağlarda 'U' şeklinin de özel bir anlamı vardı. Ay'ın hilal konumuna
benzer şekliyle bolluğu, iyi talihi ve koruyucu gücü temsil ediyordu.Bir
nalın yedi tane demir çivi ile çakılması da, yedi sayısının uğurlu sayılmasından
dolayı inanışı destekliyordu. Diğer taraftan cadıların uçmak için süpürge sapını
tercih etmelerinin nedeninin atlardan korkmaları olduğuna inanılıyordu. Bu
nedenle at nalı tarihte büyücülere karşı da kullanılmış, büyücü olduğundan şüphe
edilen yaşlı kadınlar öldürülünce bir daha geri gelmemeleri için tabutlarının
üzerlerine birer at nalı çakılmıştır.Hıristiyanlıkla birlikte kilise
birçok inançta olduğu gibi, at nalı ile ilgili kendi hikayesini yarattı. Bu
hikaye onuncu yüzyılda geçiyor.Canterbury Kilisesi'nin başpiskoposu St.
Dunstan din adamı olmadan önce nalbantlık yaparmış. Bir gün şeytan kılık
değiştirerek işyerine gelir ve at ayağı şeklindeki ayaklarına nal takmasını
ister. St. Dunstan şeytanı hemen tanır ve ona ayaklarına nal takabilmesi için
onu duvara zincirlerle bağlaması gerektiğini söyler.Şeytanı çok sıkı
bir şekilde duvara bağlayan nalbant nalın çivilerini o kadar acı ve ızdırap
verecek şekilde çakar ki sonunda şeytan aman dilemek zorunda kalır. Nalbant
şeytana bir daha Allah'a inanan hiçbir insanın evine girmeyeceğine dair söz
verirse serbest bırakacağını söyler.Şeytan Peki, o insanları nasıl
ayırt edeceğim diye sorunca da nalbant bir süre düşünür, elindeki nalı havaya
kaldırır ve İşte işaret bu olacak der, bunu kapısının üstünde gördüğün hiçbir
eve girmeyeceksin.At nalı kapıya gelişigüzel asılmaz. Kapının tam
üzerinde ve uçları yukarı bakacak şekilde olmalıdır ki iyi şans uçlarından aşağı
süzülüp gitmesin. At nalını geceleri uykularında kabus görmemek için yatak
odalarına asanlar da vardır. Zamanımızda ise at nallarının nazar boncuğu gibi
elde taşınması revaçta.
Ü-V-Y-ZŞ-T-USP-RN-O-ÖMJ-K-LH-I-İGE-FC-Ç-DBAY-ZU-Ü-VŞ-TSP-RO-ÖN
tarafından, büyücüler ve şeytana karşı gönderilmiş bir güç olduğuna inandılar.
Ayrıca eski çağlarda 'U' şeklinin de özel bir anlamı vardı. Ay'ın hilal konumuna
benzer şekliyle bolluğu, iyi talihi ve koruyucu gücü temsil ediyordu.Bir
nalın yedi tane demir çivi ile çakılması da, yedi sayısının uğurlu sayılmasından
dolayı inanışı destekliyordu. Diğer taraftan cadıların uçmak için süpürge sapını
tercih etmelerinin nedeninin atlardan korkmaları olduğuna inanılıyordu. Bu
nedenle at nalı tarihte büyücülere karşı da kullanılmış, büyücü olduğundan şüphe
edilen yaşlı kadınlar öldürülünce bir daha geri gelmemeleri için tabutlarının
üzerlerine birer at nalı çakılmıştır.Hıristiyanlıkla birlikte kilise
birçok inançta olduğu gibi, at nalı ile ilgili kendi hikayesini yarattı. Bu
hikaye onuncu yüzyılda geçiyor.Canterbury Kilisesi'nin başpiskoposu St.
Dunstan din adamı olmadan önce nalbantlık yaparmış. Bir gün şeytan kılık
değiştirerek işyerine gelir ve at ayağı şeklindeki ayaklarına nal takmasını
ister. St. Dunstan şeytanı hemen tanır ve ona ayaklarına nal takabilmesi için
onu duvara zincirlerle bağlaması gerektiğini söyler.Şeytanı çok sıkı
bir şekilde duvara bağlayan nalbant nalın çivilerini o kadar acı ve ızdırap
verecek şekilde çakar ki sonunda şeytan aman dilemek zorunda kalır. Nalbant
şeytana bir daha Allah'a inanan hiçbir insanın evine girmeyeceğine dair söz
verirse serbest bırakacağını söyler.Şeytan Peki, o insanları nasıl
ayırt edeceğim diye sorunca da nalbant bir süre düşünür, elindeki nalı havaya
kaldırır ve İşte işaret bu olacak der, bunu kapısının üstünde gördüğün hiçbir
eve girmeyeceksin.At nalı kapıya gelişigüzel asılmaz. Kapının tam
üzerinde ve uçları yukarı bakacak şekilde olmalıdır ki iyi şans uçlarından aşağı
süzülüp gitmesin. At nalını geceleri uykularında kabus görmemek için yatak
odalarına asanlar da vardır. Zamanımızda ise at nallarının nazar boncuğu gibi
elde taşınması revaçta.
Ü-V-Y-ZŞ-T-USP-RN-O-ÖMJ-K-LH-I-İGE-FC-Ç-DBAY-ZU-Ü-VŞ-TSP-RO-ÖN
