- Katılım
- 27 Aralık 2008
- Mesajlar
- 432,578
- Reaksiyon puanı
- 0
- Puanları
- 0
Ancak burada, son yıllarda büyük bir imaj
pompalaması ile gereğinden fazla şişirilen, gerçek yüzü ortaya çıkınca
yatırımcılar tarafından terk edilip, "Pazar değeri" diye adlandırılan başarı
kıstasında %97'lere varan kayıplarla karşılaşan birçok "Yeni Ekonomi" şirketinin
başına gelenlerle ilgili gerçekleri ve birtakım deneyimleri, basit bir
yaklaşımla aktarmakta yarar gördüm.
Sözünü ettiğimiz kuruluşların büyük çoğunluğunda gözlemlenen ortak nokta,
kurum kimliğinden ziyade, bu şirketlerin kurucusu olan ve birer deha olarak
adlandırılan gençlerin ön plana çıkması. "Dinozor" tiplemesi ile her dakika
tenkit edilen geleneksel işadamı ve yöneticilerin vizyon eksikliğinin
vurgulandığı, ortaya attıkları parlak fikirlerle ekonomiyi ele geçirecekleri
iddia edilen bu gençlerin başarı öykülerinin boy boy fotoğraflarla desteklenmiş
röportajlarda sürekli pompalandığı haberlerin dergi ve gazete sayfalarından
düşmediğini hepimiz biliyoruz.
İşte tüm bu yeni yetme kuruluşlara baktığımızda, 1960 - 1970'li yıllarda yine
büyük beklentiler yaratarak halka açılan ve kaynak toplayan dev şirketlerden
farklı bir noktayı gözlemliyoruz: Bugün Dünyanın her yerinde "Moda neyse onu
yazalım" diyen, kulaktan dolma bilgiye sahip birtakım gazeteciler tarafından
bilir-bilmez her yerde kötülenen "Eski ekonomi" şirketleri, halktan para
toplamaya başladıkları dönemde
Derin ve daha önemlisi, "Kolay taklit edilemez" bir
bilgi birikimine
Hatırı sayılır, sadık ve "Kurumsal ağırlıklı" bir
müşteri portföyüne
Ellerindeki fabrika ve fiziksel üretim araçlarıyla
çok büyük bir "İkinci elde satılabilir" mal varlığına
...sahiptiler. Aynen "Yeni ekonomi" şirketleri gibi bunlar da, yıllar önce
ortaya çıkmış bir parlak fikre dayanıyordu. Ancak bunların tümü, bu parlak
fikirleri ekonomik bir değere dönüştürmeyi becermiş, kendini ispatlamış, halka
açılmadan önce zaten karlı durumda olan şirketler idi. Şirketin idamesi için
gerekli olan satış ve pazarlama giderlerinin yanı sıra bazı genel ve idari
masraflar, elde edilen brüt kardan çıkarıldığında sonuç elbette bazen negatif
olabiliyor, veya yapılan yatırımların geri dönüşü yıllar alabiliyordu. Ancak,
istisnasız hiçbiri 10 liraya aldığı malı - veya mal ettiği hizmeti - 8 liraya
satmıyor, yani "Zararına ticaret" yapmıyordu. Kârdan birtakım fedakarlıklar
yaparak pazarı ele geçirmek ve bir pozisyon tutmak elbette önemliydi ama bunun
bedeli yıllarca zararına ticaret yapmak değildi. Pazar payındaki beklenti
elbette iyiydi ama bu zararı kim ve nasıl finanse edecekti?
İşte bu eski ekonomi şirketleri, salt beklenti üzerine yatırım yapmıyor,
gelecek hakkında aldatıcı cümleler taşıyan kehanetlerde bulunmuyor ve büyüme
planlarını belki de iki gün sonra geçerliliğini yitirecek spekülasyonlar üzerine
kurmuyordu. Eski ekonomi şirketlerinin pazar değeri de başkanın veya genel
müdürün kehanetlerine veya karizmasına bakmak yerine, geleneksel parametrelerin
değerlendirilmesiyle belirleniyor, yatırım kuruluşları da açıklamalarını bu
rakamlara dayandırarak yapıyorlardı. Bir aileye veya şahsa ait kuruluşlarla dolu
olan ve rekabet denen kavramın pek bilinmediği Türkiye'de değil, sermayenin
tabana yayıldığı ve yöneticilerin hissedarlara karşı büyük sorumluluklar
taşıdığı gerçek iş dünyasında, birbirleriyle rekabet eden kurumsallaşmış
şirketlerin yegane başarı kıstası olan "Pazar değeri"ne baktığımızda temelde
neyi görüyoruz dersiniz? Salt beklenti üzerine spekülasyon yaparak vurgun
peşinde koşan müteşebbislerin kurduğu şirketlerin inanılmaz iniş - çıkışlar
yaşadığını, eski ekonomiyi temsil eden kurumların ise yıllar içinde dengeli ve
tutarlı bir biçimde büyüdüğünü, hissedarlarına daima yüksek değer sağlamaya
devam ettiğini iddia etmek çok mu zor?
pompalaması ile gereğinden fazla şişirilen, gerçek yüzü ortaya çıkınca
yatırımcılar tarafından terk edilip, "Pazar değeri" diye adlandırılan başarı
kıstasında %97'lere varan kayıplarla karşılaşan birçok "Yeni Ekonomi" şirketinin
başına gelenlerle ilgili gerçekleri ve birtakım deneyimleri, basit bir
yaklaşımla aktarmakta yarar gördüm.
Sözünü ettiğimiz kuruluşların büyük çoğunluğunda gözlemlenen ortak nokta,
kurum kimliğinden ziyade, bu şirketlerin kurucusu olan ve birer deha olarak
adlandırılan gençlerin ön plana çıkması. "Dinozor" tiplemesi ile her dakika
tenkit edilen geleneksel işadamı ve yöneticilerin vizyon eksikliğinin
vurgulandığı, ortaya attıkları parlak fikirlerle ekonomiyi ele geçirecekleri
iddia edilen bu gençlerin başarı öykülerinin boy boy fotoğraflarla desteklenmiş
röportajlarda sürekli pompalandığı haberlerin dergi ve gazete sayfalarından
düşmediğini hepimiz biliyoruz.
İşte tüm bu yeni yetme kuruluşlara baktığımızda, 1960 - 1970'li yıllarda yine
büyük beklentiler yaratarak halka açılan ve kaynak toplayan dev şirketlerden
farklı bir noktayı gözlemliyoruz: Bugün Dünyanın her yerinde "Moda neyse onu
yazalım" diyen, kulaktan dolma bilgiye sahip birtakım gazeteciler tarafından
bilir-bilmez her yerde kötülenen "Eski ekonomi" şirketleri, halktan para
toplamaya başladıkları dönemde
Derin ve daha önemlisi, "Kolay taklit edilemez" bir
bilgi birikimine
Hatırı sayılır, sadık ve "Kurumsal ağırlıklı" bir
müşteri portföyüne
Ellerindeki fabrika ve fiziksel üretim araçlarıyla
çok büyük bir "İkinci elde satılabilir" mal varlığına
...sahiptiler. Aynen "Yeni ekonomi" şirketleri gibi bunlar da, yıllar önce
ortaya çıkmış bir parlak fikre dayanıyordu. Ancak bunların tümü, bu parlak
fikirleri ekonomik bir değere dönüştürmeyi becermiş, kendini ispatlamış, halka
açılmadan önce zaten karlı durumda olan şirketler idi. Şirketin idamesi için
gerekli olan satış ve pazarlama giderlerinin yanı sıra bazı genel ve idari
masraflar, elde edilen brüt kardan çıkarıldığında sonuç elbette bazen negatif
olabiliyor, veya yapılan yatırımların geri dönüşü yıllar alabiliyordu. Ancak,
istisnasız hiçbiri 10 liraya aldığı malı - veya mal ettiği hizmeti - 8 liraya
satmıyor, yani "Zararına ticaret" yapmıyordu. Kârdan birtakım fedakarlıklar
yaparak pazarı ele geçirmek ve bir pozisyon tutmak elbette önemliydi ama bunun
bedeli yıllarca zararına ticaret yapmak değildi. Pazar payındaki beklenti
elbette iyiydi ama bu zararı kim ve nasıl finanse edecekti?
İşte bu eski ekonomi şirketleri, salt beklenti üzerine yatırım yapmıyor,
gelecek hakkında aldatıcı cümleler taşıyan kehanetlerde bulunmuyor ve büyüme
planlarını belki de iki gün sonra geçerliliğini yitirecek spekülasyonlar üzerine
kurmuyordu. Eski ekonomi şirketlerinin pazar değeri de başkanın veya genel
müdürün kehanetlerine veya karizmasına bakmak yerine, geleneksel parametrelerin
değerlendirilmesiyle belirleniyor, yatırım kuruluşları da açıklamalarını bu
rakamlara dayandırarak yapıyorlardı. Bir aileye veya şahsa ait kuruluşlarla dolu
olan ve rekabet denen kavramın pek bilinmediği Türkiye'de değil, sermayenin
tabana yayıldığı ve yöneticilerin hissedarlara karşı büyük sorumluluklar
taşıdığı gerçek iş dünyasında, birbirleriyle rekabet eden kurumsallaşmış
şirketlerin yegane başarı kıstası olan "Pazar değeri"ne baktığımızda temelde
neyi görüyoruz dersiniz? Salt beklenti üzerine spekülasyon yaparak vurgun
peşinde koşan müteşebbislerin kurduğu şirketlerin inanılmaz iniş - çıkışlar
yaşadığını, eski ekonomiyi temsil eden kurumların ise yıllar içinde dengeli ve
tutarlı bir biçimde büyüdüğünü, hissedarlarına daima yüksek değer sağlamaya
devam ettiğini iddia etmek çok mu zor?
