YAŞAMIN YANKISI

sevgili Nur kardeş..

nasıl bakarsan öyle görürsün.. yaşamın yankısı tam da bu.. baktığının ne olduğu değil nasıl gördüğün önemli..

sevgiyle kal..
 
güya buraya bir fotoğraf ekleyeceğim ama beceremiyorum :(((
 
Buyuk bır ustad demıstır kı; 'guzel goren guzel dusunur,guzel dusunen hayatından lezzet alır...'sevgıler...
 
Fransa’da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:

“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
“Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. “Bir katedral yapıyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları.Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir?

Seçim size ait....
 
bu akşamki ilham belli.. Nur un inziva konusunun akışı hatırlattı bu kıssadan hisseyi..


MAYMUN TUZAĞI

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.
Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.
Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.

Maymun tatlının kokusunu alır ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken
elini dışarı çıkartması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden bir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.
Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır.Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.
 
Gözlerine baktığım zaman susmanın bir sebebi olmalı.
Bana kendini anlat. Korkularını, dileklerini söyle
bana. Aşktan ne bekliyorsun? Dostluk mu? Al, istediğin
kadar... Yüreğimi apaçık önüne seriyorum işte! Orada
sevdiğin, isteğin ne varsa al, senin olsun. Sana
arzularımın ötesinden sesleniyorum.

Aydınlık! sen en güzel aydınlık! Bizi bırakma.
Kalplerimizde girmediğin köşe kalmasın. Çek, kurtar
bizi insan yaratılılışımızın korkunç
karanlığından. İçimizde, ta derinlerde kükreyen o vahşi
hayvanı sustur. Düşüncelerimizi tırmalayan o kanlı
pençeden kurtar bizi. Unutulmuşların dünyasında biz
unutmak istemiyoruz.

Haydi sevdiğim sen de aç yüreğini. Dostluğun o ölümsüz
ışığı dolsun içine. Saçlarımı okşadığın zaman, annemin
eli sanmalıyım ellerini. Dudakalrından yalnız aşkın
hazzını değil, dostluğun doyulmaz içkisini de
içmeliyim. Bana önce insanlığımı öğret, bana
unutmamayı öğret. Seni hiç unutmak istemiyorum.
Bilinmeyen içkilerin en zevk dolu sarhoşluğunda
yaşayalım seninle. Kurtulalım bu korkulardan, bu
çaresizliklerden.

Beni hiç unutmayacaksan sev, usanmayacaksan sev.
Birlikte yaşadığımız her dakika ömrümüzün bir yılına
bedel olmalı. O dakikaları hatıraların sonsuz
mezarlığına göemceksek hiç yaşamayalım.

Önce zamandan kurtulmalıyız öyleyse. Birbirini
yenilemeli saatlerimiz. Yarın bu günü aratmamalı.
Yerçekiminden kurtulurcasına aşmalıyız zamanı seninle.
O dost zamanı, o dostça zamanları.

Bana "gel" dediğin an; mesafeler de anlamını
kaybetmeli. Yolları dakikalrla, günleri kilometrelerle
ölçmemeliyiz. Beraberliğimiz, bütünlüğümüz hiç
bitmemeli. O hiç sönmeyen dostluk ateşinin çevresinde
hep böyle elele, dizdize olalım. Ne yağmur söndürmeli
o ateşi ne rüzgar. Yüreklerimiz hep böyle ışıl ışıl
olmalı alevlerinde.

Hadi sevdiğim, sen de aç yüreğini. Bana kendinden
bahset. Hep ben ol, durmadan ben ol istiyorum.
Dudaklarım kurudu bak! Bir yudum su ver güzelliğnin
pınarından. Acıktım dersem iyiliğinle doyur beni.
Üşüyorsam; yalnız dostluğunun ateşinde ısınsın
ellerim.

Benim olma demiyorum. Ama önce ben ol. İnan, ben hep
sen olacağım, baştanbaşa sen olduğum için.

Aşkta kaybettiklerimizi dostlukla tamamlayalım. Gel,
aydınlık, bizi bekliyor..


Ümit Yaşar Oğuzcan
 
Bir gün bilge hırkasını çıkardı ve onunla bir yumurtayı sarıp sarmaladı. Sonra da kasabanın ana meydanına gelip insanların kendi etrafına toplanmalarını istedi. Onlarca, yüzlerce kişi bilgenin çevresini sardı. "Bugün hepinizin katılabileceği büyük bir yarışma düzenliyorum." diye seslendi bilge. "Kim bu hırkanın içinde ne olduğunu bilirse, onun içindeki yumurtayı ona vereceğim." İnsanlar birbirleriyle bakıştılar, meraklandılar. Ama kimse bir tahminde bulunmak istemedi.

Sonunda kalabalıktan birisi bilgeye şöyle dedi: "Bunu nereden bilebiliriz, bize vahiy gelmiyor ki." Bilge ısrarla aynı soruyu sordu: "Bakın, bu hırkanın içindeki şeyin yumurta sarısı gibi sarı bir göbeği var ve yumurta beyazı gibi şeffaf bir sıvıyla kaplı.
Hepsi de, kolayca kırılabilen bir kabukla çevrili. Hadi bilin bakalım bu hırkanın içinde ne var?" Çevresini saran herkes bilgenin elinde bir yumurta tuttuğunu düşünüyordu, ama cevap o kadar besbelliydi ki, hiç kimse o kadar insanın önünde rezil olmak istemiyordu

Öyle ya, o şey ya bir yumurta değilse, bilgenin derin ilmiyle söylemek ıstediği başka bir şey ise? Hayır hayır, bilge mutlaka başka bir şeyi ima ediyordu. Bilge, iki defa daha sordu. Ama aptal durumuna düşmek istemediği için kimse cevap vermedi.
Bilge sonunda hırkayı açıp yumurtayı herkese gösterdi ve şöyle dedi: Aslında cevabı hepiniz biliyordunuz. Ama kimse cesaret edip de bunu dile getiremedi. Bu haliniz, riske girmeye, kaybetmeyi göze almaya cesaret gösteremeyenlerin haline benziyor. Gerçekte çözümler çok basit. Bu basit çözümleri Allah akıl gözümüze gösteriyor. Ama insanlar hep karmaşık açıklamaların peşine düşünüyorlar, sonunda ise bu açıklamalardan bir şeyler yapmaya sıra gelmiyor.
 
Bir gün bir kral, ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler.

Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükunetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı.
Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.

Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu. Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyordu.
- Harika bir huzur ve sükun örneği.

Ödülü kim kazandı dersiniz. Tabi ki ikinci resim. Kralın açıklaması şöyle idi:

-Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmaması ve sıkıntının olmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.
 
Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi Duymadığından korkuyormuş ve
karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. >
Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş.
Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış; doktor adamın >
karısının ne kadar
duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.
"Yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir >
konuşma tonuyla bir
şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi
tekrarla,
sonra 20 adım;
cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla"
O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi
uygulamaya koymuş.
40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Cevap yok
Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu
tekrarlamış "Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap yok
Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Hala cevap yok
Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve >
soruyu
tekrarlamış
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
Gene cevap alamamış
Bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş
"Hayatım bu akşam yemekte ne var?"
"Hayatım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"
 
Bir gün bir Kızılderili ve beyaz arkadaşı New York şehrinin merkezinde yürüyordu. O sırada öğle tatili vaktiydi ve caddeler insanlarla doluydu. Sürücüler kornalarını çalıyor, taksi şoförleri müşteri bulmak için köşelerde bağrışıyor, sirenler çalıyordu... Kısacası, şehrin gürültüsü kulağı sağır edecek derecede fazlaydı. Birden, Kızılderili durdu ve "Bir cırcır böceğinin sesini duyuyorum" dedi.
Arkadaşı "Ne? Çıldırmış olmalısın. Bu gürültüde cırcır böceğini duymanın imkanı yok" diye karşı çıktı.
"Eminim" diye ısrar etti Kızılderili. "Bir cırcır böceği duydum."
Kızılderili bir müddet dikkatle dinledi ve caddenin karşı tarafına geçip büyükçe bir çimento fabrikasına doğru yürüdü. Fabrikanın bahçesinde öbek öbek birkaç çalılık vardı. Çalılıklara baktı. Gerçekten de dalların altında küçük bir cırcır böceği vardı.
"İnanılmaz!" dedi arkadaşı. "Sende insanüstü kulaklar var galiba."
"Hayır" diye cevapladı kızılderili. "Benim kulaklarım seninkilerden farklı değil. Bütün mesele dinlediğin şeye bağlı."
"Bu mümkün değil!" dedi arkadaşı. "Ben bu gürültüde asla bir cırcır böceğini duyamam."
"Mümkün" karşılığını verdi. "Neyin senin için gerçekten önem taşıdığına bağlı bu. Dur sana göstereyim."
Elini cebine sokup birkaç madeni para çıkardı ve onları yuvarlanacak şekilde kaldırımda yere attı. Kulaklarında hâlâ kalabalık caddelerin gürültüsü yankılanırken, 8-10 metre mesafe içindeki bütün kafaların dönüp kaldırımda çınlayan paranın kendilerine ait olup olmadığına baktığını gördüler...
 
Adamın biri sevdiğinle “bir” güzellik yaşamış…
Gönlünden... sevgilisinin her bir güzelliğini biriktirmesi geçmiş.
Gönüller bir olunca, düşlenenler düşlükten çıkıp gerçek olurlarmış zaten...
Bir güzellik, bir güzellik daha derken güzellik kabı taşarcasına doluvermiş.
Gün geldiğinde bir burukluk, bir keyifsizlik, bir patavatsızlık yaşanmış.
Sevgili bir kol darbesiyle “bin” güzelliği döküvermiş “bir” kırgınlığın üzerine…
Yıkayıvermiş kırgınlığı.
Yıkamış yıkamasına ama … ne kırgınlık tam aklanmış,
ne de elde bir başkasını aklayacak güzellik kalmış…!

Gökten elmalar düşmüş…
Güzellikleri ölçüsünce abartıp biriktirebilenlere,
kırgınlıkları ise hiç görmezden gelebilenlerin başına…
 
Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş.
Kadın kocasına ´ Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor.´ demiş.
Kocası ona bakmış, hiçbir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş. Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş. Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış
´Bak´ demiş kocasına ´ Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?´
´Ben bu sabah biraz erken kalkıp bizim camları sildim´
diye cevap vermiş kocası.
 
Zengin bir adam "mercedes" arabası ile şehirdeki dar bir yoldan geçiyordu.
Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü.
Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına
çarparak durabildi.
Adam öfke ile arabadan fırlayıp, taş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya
ve “Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin” diyerek
bağırmaya başladı.
Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk “Amca lütfen kızma, sizden önce geçen
arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca, sizin arabaya taş attım” dedi.
Ve, gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek “Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken, kayıp devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen kimse de yok, siz onu yerden kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar oturtmama yardım eder misiniz” dedi..
Zengin adam, ne diyeceğini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak
kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak bacağındaki kanları sildi.
Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir şey söyleyeme-den arkalarından bakakaldı. Arabasına döndüğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının kapısında bıraktığı oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü. Ve zengin adam, bu derin taş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi. Arabadaki bu taş izini şu mesajı hiç unutmamak için sakladı:
“Hiçbir zaman, yaşamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar HIZLI geçme...

alıntı
 
Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile, "Bu adam, bu halde nasıl bu kadar iyimser olabiliyor" diye. Birisi nasıl olduğunu sorsa, "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep... "Bomba gibiyim". Jerry bir doğal motivasyoncuydu. Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı. Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni. Bir gün Jerry'ye gittim,"Anlayamıyorum" dedim. "Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun,nasıl başarıyorsun bunu?" "Her sabah kalktığımda kendi kendime, Jerry bugün iki seçimin var, Havan ya iyi olacak ya kötü derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, yine iki secimim var. "şikayetini kabul etmek ya da ona hayatin olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanını seçerim. "Yok yahu" diye protesto ettim. "Bu kadar kolay yani" "Evet kolay" dedi Jerry. "Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir secim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların enin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Yani sen, hayatını nası yasayacağını seçersin." Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi.Onu uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım. Yıllar sonra Jerry'nin başına çok tatsız bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry'yi delik deşik etmişler...Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış. Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm."Nasılsın?" diye sorduğumda, "bomba gibiyim" dedi. "Bomba gibi..." "Olay sırasında neler düşündün Jerry" dedim. "Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm. Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim" "Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi?"

"Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep "iyileşeceksin merak etme" dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerlerken doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana "Bu adam olmuş" diyordu... Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..." "Ne yaptın" diye merakla sordum "Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu. "Evet" diye yanıt verdim..."Var..." doktorlar ve hemşireler, merakla sustular. Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım: "Benim kurşunlara alerjim var!" Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..."Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin, otopsi yapar gibi değil..." Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana iyi bir ders oldu. Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim... Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu...

Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var;

1-Unutup gitmek

2-Kopyalayıp saklamak, fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak ve bomba gibi olmak ....
 
Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar.İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.
Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayınvalidesi ile arada kalan esi icinde cehennem haline gelmistir. Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır.
Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular .
Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptiklarından pişman bir vaziyette baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Sevgili Li-Li dedi ; Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkca oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi. Eski bir Çin atasozu şöyle der ; Gül veren elde gül kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.

alıntı
 
Karanlığa uzun süre bakarsanız, karanlık da sizin içinize bakmaya başlar.



FREDERICK NIETZSCHE
 
Öğrenmek,
gerçekten ne bildiğimizi keşfetmemizdir.
Yapmak,
bildiğimizi göstermemizdir.
Öğretmek,
başkalarına en az bizim kadar iyi bildiklerini hatırlatmamızdır.
Bu hayatta hepimiz birer öğrenci, öğretmen ve uygulayıcıyız.

Richard Bach
 
şu eşruhemicim :))
kendisine epey hipertansiyon ve dolayısıyla beyin kanamasını hatırlatacak bir akşam yaşamış.. kendisi aynı zamanda obsesif, panik atak hastası ve sınırda kişilik bozukluğu gösteriyor :) endişesi, daha sonraki şikayetlerinin önüne geçmişti..aslında itiraf etmeliyim ben de endişelendim.. deneyimlerimiz hep tetikte.. ve babamı böyle yitirdim.. ancak onu hem endişelendirmemek hem de hastaneye götürmek imkansız. gün boyu iyiydi , tansiyon kontrolünde tuttum.. hastaneye gitmeye ikna edemedim..
zaten doktorlara da güveni yoktur hayatta hiçbirşeye olmadığı gibi..
üstünde daha önce doğru dürüst çalışmamıştım ama temel prensipleri biliyordum .. eft uyguladım kendisine.. bana inanır, ben birşey yapıyorsam doğrudur ona göre.. itiraz etmedi. endişesi önce 4 düzeyine düştü. 3. tur da silindi..
kendisinden çok ben şaşkındım..o kendisine bir şekilde telkin yapmak bu ve olumlu sonuç almak diye düşündü.
ona eft nin temelini kısaca özetledim. meridyenlerden ve çakralardaki enerji tıkanıklığından sözettim. ionu herşeye ikna etmek için çokça uğraşmam gerekir.
sonra bir an düşündüm..evrendeki meridyenlerde hepimiz birer çakrayız.. ve bizdeki birindeki tıkanıklılık tüm evrenin enerji akışını etkiliyor.
sanırım hepimiz, kendimizdeki, ve saptayabildiğimiz çakralardaki tıkanıklığı gidermeye mecburuz.. yoksa evrenden bize de enerji yansıyamayacak...
 
Cogaltan olmadan da cogalacaksin..
Bir cogaltana ihtiyac duymadan..
Cogaltan olmadan da yaşadın cunku..
Cok cogaltmicaksin,o daha as cogaltirsa kirilirsin cunku:)
Cok cogaltmayinca,cok cogaltilmazsin hem..
Telefonun,kart vizitin,evin araban cogaltmicak seni,
Hafta elin ayagin bile cogaltmayacak seni..
Senin degil gibi davranicaksin..
Cok cogaltan olmayacak mesela etrafinda,paldir kuldur yuruyeceksin
Yine de bir seyler cogaltacaksa seni yagmur sonrasi gokkusagi,bir yaslinin tebessumu,bir cocugun curuk disleri,gokyuzunde yuruyen bulutlar cogaltacak seni..
Illede bir seyleri cogaltacaksan renkleri cogaltacaksin,,
Mesela nar rengi senin rengin olacak,yarin sariya katacaksin..
Cok cogalmadan,cok cogaltmadan yasiyacaksin..
Hem her an azalicak gibi,hem yarin cogalicak gibi hayat..
Ne cogu alcaksin,ne cogu vereceksin,Ilisik yasayarak
 
Bir röportaj esnasında gazeteci sorar:

Bu kadar uzun süre yaşamayı, bu yaşta böyle sağlıklı ve dinç kalmayı, her şeye rağmen hayata gülümseten gözlerle bakabilmeyi neye borçlusunuz acaba?
102 yaşına girmiş olan adam bu soruya şöyle yanıt verir:
Her gün erkenden yatağımdan kalkar, pencerenin önüne gidip bir iki dakika dışarıyı seyrederim. Hava ister güneşli, ister yağmurlu, ister soğuk, ister sıcak olsun kendi kendime şunları söylerim:

Bu, tam benim istediğim gibi muhteşem bir gün!...

Güzellik, görenin gözündedir...

M. Hungerford
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst