YAŞAMIN YANKISI

cansuyu

New member
12
HD RANK
Katılım
29 Nisan 2012
Mesajlar
1,224
Reaksiyon puanı
3
Puanları
0


Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden çocuk ayağı takılıp düşüyor ve cani yanıp:
"AHHHHH!" diye bağırmış. İleride bir dağın tepesinden:
"AHHHHH!" diye bir ses duyup şaşırmış. Merak etmiş:
"Sen kimsin?" diye sormuş. Aldığı cevap:"
"Sen kimsin?" olmuş. Aldığı cevaba kızıp:
"Sen bir korkaksın!" diye tekrar bağırmış. Dağdan gelen ses:
"Sen bir korkaksın!" diye cevap vermiş. Çocuk babasına dönüp:
"Baba ne oluyor böyle?" diye sormuş. Baba:
"Oğlum... "Dinle ve öğren!" diyerek dağa dönmüş:
"Sana hayranım!" diye bağırmış. Gelen cevap:
"Sana hayranım!" olmuş. Baba tekrar bağırmış:
"Sen muhteşemsin!" Gelen cevap:
"Sen muhteşemsin!" Çocuk çok şaşırmış, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapmış:
"İnsanlar buna yankı derler, ama aslında bu yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan, insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan, sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural, yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir."

"Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır."
 
Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.

Onlara dedi ki: İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında:

Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı,açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil
ediyor.

Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği,dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu,anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.

Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde.

Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biribüyükbabasına, "Hangi kurt kazanacak?" diye sordu.

Yaşlı Cherokee kısaca cevapladı "Beslediğiniz."
 
Huzur içinde ellerimi kavuşturuyor ve bekliyorum.
Rüzgâra gelgite ya da denize aldırmıyorum;
Artık zamana ya da kadere isyan etmiyorum.
Bana ait olan bana gelecek çünkü..

Shakespeare
 
Olgunlaşmak!.. Can Dündar

üstat Can Dündar'ın Güzel Bir Yazısını Paylaşmak İstedim Sizinle... Eminim Hepiniz, Kendinizden Bir Şeyler Bulacaksınız.

"artık Eskisi Gibi Her Hafta Sonu Birileri İle Dışarı Çıkmak İstemiyorum. Beni Yoran İlişkiler, Yeni Tanışmalar, Yeni Yüzler Aramıyorum. Eski Dostlukların Da Özetini Çıkarmaya Başladım.
ilişkilerde Tasarrufa Gidiyorsun Her Şeyde Olduğu Gibi Ve Gereksiz İnsanları Hayatından Atmak İstiyorsun. Yapmacık, İnanmadan Konuşmak İstemiyorum Artık. Beni Anlamayanlarla Konuşmak Cümle Kirliliği Yaratıyor Ve Hak Edenlere Saklıyorum Enerjimi. İstediğime İstediğimi Deme Özgürlüğüne Sahibim, Eleştirme Hakkını Oluşturan Yaşamışlık Ve Yeterli Yaş Faktörü Artık Bende De Var. "ben Demiştim", "ben Bilirim", "ben Zaten Anlamıştım" Sendromunda Olanlarla Arkadaşlıkları Bir Kez Daha Sorguluyorsun. İlişkilerini Sadeleştirmeye Başlayınca Sıra İyi Ve Kötü Gün Dostlarını Ayıklamaya Geliyor.
kötü Gün Dostlarını Belirtiyor Ve Onlara Daha Çok Önem Veriyorsun.
iyi Gün Dostu Bulmak Ne Kadar Kolaysa Kötü Gün Dostu Bulmak Bir O Kadar Zor, Biliyorum. Dostlar İhtiyaç Olduğunda Göçmen Kuşlar Gibi Sıcağa Uçuyor Ve Sadece Seninle Birlikte Sürüden Ayrı Düşenler Kalıyor. Zamanın Ne Kadar Kıymetli Olduğunu Öğreniyorsun Buralara Kadar Gelirken. Uzun Düz Otobanlardan Olduğu Gibi, Kestirme Bozuk Yollardan Da Ulaşabilirsin Hedeflerine. Kestirmeleri De Öğrendim Gide Gele. Boş Geçen Her Saniye Değerli Artık. Daha Yapılacak Çok Şey Var Ama, Kendimi Çok Yormaktan Çok Hırpalamaktan Yana Değilim.
gerektiğinde "hayır" Demeyi Öğrendim Ve Bu Kelime Başta Karşındakine Kırıcı Gelse De Senin İçin Hayat Kurtarıcı Olabiliyor. Sevgiye Önem Vermek Gerektiğini, Zamanı Geldiğinde Elinde Sadece Sevginin Kalacağını Biliyorum. Sevgi Paylaşıldıkça Oluşuyor, Olgunlaşıyor. Aileme Ve Seçtiğim Tüm Dostlarıma Daha Önce Göstermediğim Sevgi, Anlayış Ve İlgiyi Gösteriyorum. Biliyorsun Ki Gidenlerin Ardında Sadece İyilikler Kalıyor, Ne Kadar Sevgi Dolu Olduğu Hatırlanıp Anılıyor.
bana Çok Genç Olduklarını Hatırlatırcasına Nedense Tecrübelerimi, Fikirlerimi Sormaya Başladılar.
vereceğim Cevaplar Belki Çok Anlamsız Geliyor Ama Yine De Dinliyorlar Ama Ben Biliyorum Ki Yaşamadan Hiçbir Şey Öğrenilmiyor. Yaşamışlığın Oluşturduğu Bir Alçak Gönüllülükle Gülüyorum İçimden Sadece.
artık Daha Şık Giyiniyorum, Senelerle Birikmiş Dolaplar Dolusu Kıyafet Var Ve Bunları Kendimle Paylaşmalıyım. Önce Kendine Güzel Görünmelisin, Kendi Zevkime Göre Giyinmek İstiyorum, Böyle Hissediyorum. Modaya Uymak Adına, Popomun Sığmadığı Düşük Bel Pantolonlara Sığmıyorum Diye Kendimi Üzme Tercihini De Kullanabilirim . Ayıp, Günah Ya Da Ne Derler Korkuları Çoktan Geride Kaldı.
dostlarıma, Kendimize Yemek Yapmak Hoşuma Gidiyor. Mutfak Eskiden Bir Zulüm İken Şimdi Zevk Aldığım Mekanlar Arasına Giriyor. Farklı Lezzetler Denemek Güzel Ve Kendi Lezzetimi Kendim De Yaratabileceğim Belli Bir Damak Zevkim Ve Mutfak Kültürüm Oluştu.
sonra Sezen'in Şarkısındaki Gibi Anneni Daha Sık Düşünüyorsun Ve Hatta Anlıyorsun. İşte Bu Yeni Alışmaya Başlanan Ve Giderek Hoşa Giden Yeni Duruma Olgunluk Deniyor. Yaşamışlığın, Görmüşlüğün, Geride Kalmış Üflenmiş Doğum Günü Mumlarının Bir Sonucu. Kendiliğinden Ortaya Çıkıyor Hayatın Bir Dönemecinde Bu Olgunluk. Ne Zaman Dersen Herkese Göre, Ne Kadar Dolu Yaşadığına Göre Değişiyor Bu Olgunluk Çağına Ermek. İnanın Bana Hayattaki Düşüşler, Zor Alınan Virajlar Bu Zamanı Hızlandırıyor. Kendi Dünyanın Küçüklüğünü Keşfetmek Ve Buna Rağmen Kendinin Kıymetini Bilmek Çok İşe Yarıyor.

Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum
 
hayata sorarız anlamın ne diye?Aslında o bize her gün sorar 'SENİN ANLAMIN NE?'
 
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında
keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde
oturacağını hayal ediyordu. tam bunları düşünürken oğlu koşarak yanına
geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz
vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu; ama hiç dışarıya çıkmak
istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin
promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. önce dünya
haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
-'' Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! '' dedi.
Sonra düşündü: '' Ohh bee, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile
getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez! ''
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
-'' Babacığım haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz '' dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler
içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu ibretlik
açıklamayı yaptı:
-'' Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı
düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!...''
 
Vazgeçmek, Pes Etmek Değildir!

"Vazgeçme" dediler, "pes etme" dediler... Ama bazen en cesur karar vazgeçebilmektir. Çünkü bazen vazgeçmemek kaybetmek anlamına da gelir. İşte vazgeçmek üstüne ezber bozan bir yazı...

Bazen En Cesurca Karar, Vazgeçebilmektir...

Bize vazgeçmemeyi öğrettiler. Vazgeçmenin pes etmek olduğunu anlattılar. Vazgeçersek kaybedebileceğimizi söylediler. Vazgeçmezsek kazanacağımızı söylediler. Bu bazen doğru çıktı, bazen yanlış. Yanlış çıktığında mutlu olmadığımız evlilikler yürüttük, sevmediğimiz işleri yaptık, inandıklarımızla yaptıklarımız birbirine karıştı. Ne vazgeçebildik, ne de kazanabildik. Belki de bazen vazgeçmemiz gerekiyordu. Bırakabilmek, dur diyebilmek, tamam diyebilmekti bizi mutlu edecek. Ama yapamadık, korktuk çoğu zaman. Çünkü vazgeçmek, bırakabilmek bir tercih meselesiydi ve bu tercihin sonuçlarına katlanamadık. Bu tercihi kabullenebilecek cesareti gösteremedik. Peki yapabilsek neler kazanıyoruz? Gelin ona bakalım:

1)Vazgeçebilmek, bazen özgürlüktür. Sevmediğiniz bir işi yapmak, insanı bir anlamda mahkum eder, mutsuzluğa. İşini sevmez, iş ortamını sevmez ama işini bırakamaz. Niye mi? Çünkü iş sahibi olmanın rahatlığını, her ay maaş almanın güven veren yapısını bırakmak istemez. İşi bırakmak, sevdiği işi yapmak ya da bunu yapmak için çaba sarf etmek risktir. Bu riski alabildiğinizde yani, vazgeçebildiğinizde özgürleşiyorsunuz. Çünkü kendiniz için bir şeyler yapmaya başlıyorsunuz. Zihniniz berraklaşıyor. Tazeleniyor. Daha özgür düşünmeye başlıyorsunuz.

2) Tek alternatifte diretmek zaman kaybettirir. Bazen önümüzde bir alternatif vardır. Bunun en doğru olduğunu düşünürüz. Ve sürekli o alternatifi deneriz. Tek hedefimiz odur. Ama o gerçekleşmez, yorar, hayal kırıklığına uğratır. Ya başka alternatifler kazandırıyorsa? Aynısında diretmek kazanç mıdır? Tek gördüğümüz, aslında tek değildir. Sadece bizim görüş alanımızda o vardır. Biraz dışarıya çıkmaya cesaret edince, yeni alternatifler çıkacaktır karşımıza. Çok sevdiğim bir söz var. " Karayı gözden kaybetmeyi göze alamayan, yeni yerler keşfedemez." Tek alternatife takılmamak, yenisi için araştırmalar yapmak, sadece mevcuttan vazgeçmektir. Kaybetmek anlamına gelmez.

Vazgeçmek kötü bir şey değildir. Pes etmek anlamına da gelmez. Sadece doğru zamanda vazgeçmeyi bilmek gerekir. Mevcudun tüm ihtişamına, gücüne, cazipliğine rağmen vazgeçebilmek, cesurluktur. Vazgeçmiyorum diyenler çoğu zaman kaybetmekten korkanlardır. Benim için doğru olan bu yalanına, kendilerini inandırmışlardır. Biraz cesaretle gerçekten istediklerini yapabilecekken, bunu göze almayı cesaret edemezler. Bu yüzden vazgeçmeyi cesur bir karar olarak görüyorum. Herkes vazgeçmeyi beceremiyor.

Bazen, en cesurca karar, vazgeçebilmektir.
 
** EMILY ***
"Bizim kentimiz" isimli bir oyun vardir.
Bu oyundaki en dokunakli sahnelerden biri kücük Emily'nin ölüsü, mezarliga götürülüsü ve orada Tanri'nin ona bir gün icin yasama geri dönebilecegini söyleyisidir.
Kız geriye dönüsünde on ikinci yas gününü yeniden yasamayi ister. Evinin merdivenlerinden dogum günü elbisesini giyinik olarak iner. Saclari bukle bukledir.
Pek mutludur. Annesi ona pasta yapmakla mesguldür. Ve dönüp kızına bakmaz. Baba eve girer.
O anda elindeki defter, kağıt ve kazandigi paralarla mesgüldür. O da Emily'e bakmaz. Erkek kardesi de sahnededir, o da Emily'i görmez. Sonunda Emily sahnenin ortasinda dogum günü giysileriyle yapayanlız kalır ve söyle der;
"Lütfen biriniz bana bakın" Annesinin yanina gider ve, "Anne, lütfen yanliz bir dakika bana bak" der. Otekilere de yalvarir.
Kimse onu duyup bakmaz. O zaman kız Tanrı'ya döner ve suna benzer bir seyler söyler;
"Beni alıp götürün. Insan olmanın bu denli güc oldugunu unutmusum ben. Hic kimse cevresindekilere bakmiyor artık"


*Şimdi birbirimizi dinlemenin tam zamanı. İşitilmeye muhtacız çünkü. *
 
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin
Yaşadıklarını Kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün
Gülebildiğin kadar mutlusun
üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir Gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin
işte budur hayat!
işte budur yaşamak
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,

Sevdiğin
Kadar
Sevilirsin

Can YÜCEL
 
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken

yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :

- Buraların yabancısıyım...
...Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...?

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş.

Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği nerden
biliyorsun?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini...


Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür.


-Gösterdim... gördü anlamına gelmez
- Söyledim... duydu anlamına gelmez
- Duydu... doğru anladı anlamına gelmez
- Anladı... hak verdi anlamına gelmez
- Hak verdi... inandı anlamına gelmez
- İnandı... uyguladı anlamına gelmez
- Uyguladı... sürdürecek anlamına gelmez...
 
Dert etme can! Görebiliyorsan, Dokunabiliyorsan, Nefes alabiliyorsan, Yürüyebiliyorsan, Ne mutlu sana! Elinde olmayanları söyleme bana Elinde olanlardan bahset can!…Üzülme Gidenler dönmeyecek mi? Yitirdiğini her ne ise Bir bakarsın yağmurlu bir gecede Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış. .Bil ki Güzellikler de var bu hayatta Gel ...git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?“ Hüzün olgunlaştırır”“ Kaybetmek sabrı öğretir unutma... ~Mevlana~
 
HAYATIN SIKINTILARI
Bir zamanlar, tahta oymacılığıyla uğraşan, hayatın sadece yüzeyinde kalmayıp, hakikatlerini de hissetmeyi beceren yaşlı bir usta yaşardı. Bu ustanın, her şeyden şikayet eden bir çırağı vardı. Çırak başına gelen en küçük sıkıntıdan bile şikayet ediyordu. Hayat onun için sanki sırf kötülüklerden, sıkıntılardan ve mutsuzluklardan ibaretti.
Ustası bir gün çırağı tuz almaya gönderdi. Adeti olduğu üzere, çırak söylene söylene denilen şeyi yaptı. Döndüğünde “Şimdi tuzun ne gereği vardı?” gibisinden bir edayla tuzu ustasının önüne koydu.
Usta ona şimdi bir avuç tuzu bir bardak suya döküp karıştırmasını söyledi. Çırak yine suratı asık bir şekilde söyleneni yaptı. Usta “Şimdi de o suyu iç” diye emretti. Çırak, önce kaşlarını çattı. Bir bardak tuzlu suyu içmesini nasıl isterdi ki ustası? Ama ona olan saygısından , zorlanarak da olsa bardaktan bir yudum aldı almasıyla tükürmesi bir oldu.
“Tadı nasıldı?” diye sordu usta.
“Acı!” diye kızgınlıkla cevap verdi çırak.
Usta anlamlı anlamlı gülümseyerek çırağı bu defa köyün kenarındaki tatlı su gölünün kıyısına götürdü. Çırağına aynı şeyi burada yapmasını bir avuç suyu göle atmasını ve gölden su içmesini söyledi.
Çırak söyleneni yaptı, suyu göle atıp gölün tatlı suyundan kana kana içti. O ağzının kenarlarından akan suyu eliyle silerken ustası sordu:
“Tadı nasıldı?”
“Bal gibi tatlı!” diye karşılık verdi çırak.
“Tuzun tadını alabildin mi?”
“Hayır”
Bunun üzerine, bilge usta, suyun yanında diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve ona ömrü boyunca unutamayacağı şu dersi verdi:
“Evladım! Hayatımızdaki sıkıntılar tuz gibidir, ne azdır ne de çok. Sıkıntıların miktarı hep aynıdır. Ancak, bu sıkıntıların kişiye ne kadar ıstırap vereceği onun neyin içine konulacağına bağlıdır. Bir sıkıntının, ıstırabın olduğunda yapman gereken şey duygularını genişletmektir. Bardak olmayı bırakıp göl olmaya çalışmaktır. O anda göremesen bile, o sıkıntıların sonucundaki güzellikleri görebilmektir.”
 
Sartebus ve kim'in hikayesi

Antik Roma'da yaşamış yaşlı bir adamla genç bir çocuğun hikayesidir bu. Eğer sınırlarınızı aşamadıysanız yaşamınızda çok eksik olduğunu fark edeceksiniz, biraz gayret yeter bence vakit geçmeden bir an önce, özgüvenle...

Yaşlı adamın adi SARTEBUS, genç çocuğunki ise KİM'di... Kim, yalnız yaşayan, yiyecek ve başını örtecek bir çatıdan çok, bir neden arayan, köyden köye dolasan bir yetimdi. "Neden" diye merak ederdi;

"Neden her şey bu kadar zor? Biz kendimiz mi zorlaştırıyoruz, yoksa mücadele etmemiz gerektiği için mi?"

Bunlar, Kim kadar genç bir çocuk için bilgece düşüncelerdi...

Bir gün, ayni yolda seyahat eden yaşlı bir adamla tanıştı... Yaşlı adam, oldukça ağır görünen, üzeri örtülü, büyük bir sepet taşıyordu. Yol kenarında mola verdiklerinde, yaşlı adam yorgun bir halde sepetini yere koydu. Kim'e, sanki "yaşlı adam varını-yoğunu bu sepette taşıyormuş" gibi geldi.

"Sepetin içinde onu bu kadar ağır yapan ne var?" diye sordu Kim, Sarbetus'a...

"Onu senin için taşımak beni mutlu edecektir. Ne de olsa sana göre çok genç ve güçlüyüm!"

O senin, benim yerime taşıyabileceğin bir şey değil" diye yanıtladı yaşlı adam.

"Kendim taşımam gereken bir şey" Ve ekledi "Bir gün, kendi yolunda yürüyeceksin ve benimki kadar ağır bir sepet taşıyacaksın"

Günlerce ve kilometrelerce birlikte yürüdüler ve Kim, Sarbetus'a "insanların neden böyle kendi kendilerine eziyet ettikleri" hakkında sorular sordu. Ama ne yanıtlarını öğrenebildi, ne de yaşlı adamın taşıdığı sepetin içindeki ağır yükün ne olduğunu...

Sonunda Sartebus, artık daha fazla yürüyemeyeceği ve son kez dinlenmek için uzandığı zaman, sepetin içindeki sırrı söyledi ve neden insanların kendi kendilerine eziyet ettiklerinin yanıtını da verdi:

"Bu sepette" dedi Sartebus, "kendim hakkında inandığım ama gerçek olmayan şeyler var. Onlar, yolculuğum boyunca ağırlık yapan taşlardı." "Şüphenin her çakıl taşının, tereddüdün her kum tanesinin ve yanılgının yol boyunca topladığım her kilometre taşının ağırlığını sırtımda taşıdım. Bunlar olmadan çok ilerilere gidebilirdim. Hayalimde canlandırdığım insan olabilirdim. Ama bunlarla, yolun sonunda, gördüğün gibi baş başayım."

Ve sepeti kendisine bağlayan ipleri bile çözemeden, yaşlı adam gözlerini kapadı, son uykusuna daldı... Kim, sepeti Sarbetus'un sırtından çözdü ve içini merakla açtı...

Sepetin içi bostu!...

Ve o anda sorularının yanıtını anlar gibi oldu:

Çoğumuz, sırtımızdaki bir sepette korkularımızı ve kendi oluşturduğumuz sınırlarımızı taşıyarak yasadığımız için, hayallerimizle birlikte gömülüyoruz...
 
Alice : Buradan gitmek için bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misin?

Cheshire Kedisi : Nereye gitmen konusunda iyi bir anlaşamaya bağlı bu.

Alice : Neresi olduğunun önemi yok!

Cheshire Kedisi : O zaman hangi yol olduğunun da bir önemi yok.

Alice : Sonunda herhangi bir yere varsın da.

Cheshire Kedisi : Elbette varacaksın. Eğer yeterince uzun yürürsen… …
 
"Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz!"

Calude Bernard
 
Hayat bir nefestir,
aldığın kadar.
Hayat bir kafestir,
kaldığın kadar.
Hayat bir hevestir,
Daldığın kadar.

Mevlana
 
Bir zamanlar üç bilge bir araya gelip dünyanın en kısa anayasasını yazmaya koyuldular. İnsanın hareketlerine ve davranışlarına hükmeden kanunu gösterebilen kişi, dünyanın en bilge kişisi seçilecekti.

"Tanrı suçluları cezalandırır" diye teklif etti bilgelerden birisi. Tek cümleydi; kısa ve özdü. Fakat diğerleri bunun bir kanun değil bir tehdit olduğunu söyleyerek itiraz ettiler. Birinci bilgenin bu teklifi kabul edilmedi.

"Tanrı sevgidir" dedi ikinci bilge. Ama bu teklif de kabul görmedi, çünkü insanın görevlerini tam anlamıyla açıklamıyordu. Sonra üçüncü bilge tane tane şu teklifte bulundu:

"Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına yapmayın." Ve ilave etti: "Kanun budur; gerisi sadece yoruma kalmıştır."

Diğer bilgeler de bu teklifi kabul ettiler. O bilge de zamanının en bilge kişisi seçildi.
 
Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
keder,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
duracaksın,
durup, gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
bakacaksın,
sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan
alaycı kargaların sesini
dinleyeceksin,
çiçeklerini koklayıp derin bir soluk
alacaksın.

Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
düşüneceksin.
Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
bir zaman, "dinlenin biraz" diyeceksin.

Bir inci avcısı gibi, ta derinlere dalıp tek tek bütün
istiridyeleri açarak,
bir sevinç arayacaksın.
Hayaller kuracaksın.
Hatıralarını bir daha gözden geçireceksin.
Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri.
Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri.
Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan
tenleri.
Seni şakalarıyla güldürenleri ve senin şakalarına
gülenleri.
Sevinçlerini, hayallerini, hatıralarını,
sevdalarını, sevişmelerini,
özlemlerini, şakalarını bir bir yerleştireceksin içine,
hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları
sıkıca kucaklayacaksın.

Ölüm her yandan üstüne saldırıp seni kuşattığında,
tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.

Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah.
Belki bir mektup alacaksın.
Sana gülümsemesini çok istediğin gülümseyecek belki sana.
Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde
kaybolduğunda,
tam da o zaman, karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin.
Gözcünün ?kara göründü? diye bağırdığını hayal
edeceksin.
Kara, hiç görünmese bile,
hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini
bileceksin,
çektiğin onca fırtınanın, varmayı umduğun o umutlu
hedefle mana kazandığını anlayacaksın.

Her şeyini kaybetsen de hayallerini
kaybetmeyeceksin.
Neyi aradığını hiç unutmayacaksın.
Sevinçleri ne kadar hatırlarsan, acının derinliğini
o kadar kavrayacaksın.
Yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar
çok düşünürsen
öfken o kadar keskinleşecek.
Karanlık inerken ışığa daha dikkatli bakacaksın.
Geleceğinle arana, dibinde canavarların dolaştığı
bir uçurum koyduklarında,
nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce,
geçmişine, sevinçlerine, hayallerine yaslanıp güç alacaksın.

Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgeçmeyeceksin.
Bir çiçek iliştireceksin yakana.
Ölüm seni kuşattığında, tam da o zaman, hayatı düşüneceksin.
En azgın, en ihtiraslı sevişmelerini...
En çılgın hayallerini...
En çağıltılı kahkahalarını...

Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
keder,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
duracaksın,
durup gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
bakacaksın,
sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan alaycı
kargaların sesini dinleyeceksin,
çiçeklerini koklayıp derin bir soluk alacaksın.
Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
düşüneceksin.

Ölüm seni kuşattığında, tam o sırada, hayatı
düşüneceksin.
Acıyı, öfkeyi, kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
bir zaman,
"dinlenin biraz" diyeceksin.
Onları, şefkatle dinlendireceksin.
Çünkü onlara yine ihtiyacın olacak.

AHMET ALTAN
 
Zamanın birinde iki tane kız kardeş varmış, o kadar akıllılarmış ki
etrafındaki ve okuldaki tüm bilgi onlara yetmez olmuş.
Bir gün anneleri onları dağdaki bilge adama ***ürmeye karar vermiş.
Kızlar bilge adamla karşılaşınca ona sorular sormaya başlamışlar. Bilge
adam bütün soruları doğru cevaplamış, kızlar çok sevinmişler ve
annelerinden eğitimleri için bir süreliğine izin isteyerek bilge adamın yanında kalmışlar.
Sordukları soruların hepsinin cevabı doğruymuş. Bir süre çok mutlu
olmuşlar ama sonra sıkılmaya başlamışlar, "Bilgenin bilemeyeceği bir soru
bulmamız lazım" diye düşünmüşler. Kızlardan biri bir gün " Buldum! " diye
sevinmiş.
"İki elimin arasında bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım "
Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü? " " Ölü" derse
kelebeği bırakacağım, canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım.
Her ne derse cevabı bilemeyecek.
Kızlardan birisi kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış.
(Şimdi lütfen siz de yapın. Avuçlarınız birbirine bakacak şekilde
ellerinizi birleştirin ve uzatın. Ben açın deyinceye kadar da
açmayın). Ve sormuş:
"Avucumun içinde bir kelebek var: canlı mı, ölü mü?
Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış, bakmış ve cevaplamış:
"Senin ellerinde kızım. Senin ellerinde........."

Şimdi bakın hayatınıza ve mutluluğunuza...
Nerede mi?
Açın avucunuzu...
Sizin ellerinizde: Tam avucunuzun içinde ...

Bir Portekiz atasözü der ki: "Yaşadıkça yaşlanmazsınız, yaşamadıkça
yaşlanırsınız."

Hiç yaşlanmamanız dileğiyle sevgiyle kalın...
 
Sevgılı can abla.paylastıgın hıkayeler cok manıdar,emegıne saglık...
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst