İçindeki Devi Uyandır Kitabından Alıntılar

24uk2.gif

HAYATIN ÖĞRETTİĞİ EN ÖNEMLİ DERS​
Hayatın öğrettiği en önemli ders Donald Trump'la Mother Teresa'yı güden, aynı güçtür.

Şimdi sizin, "Aklını mı kaçırdın, Antony?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. "İki insan birbirinden ancak bu kadar farklı olabilir!" diyorsunuz. Bu insanların değer verdikleri şeyler, yelpazenin iki ayrı ucunda yer alıyor, orası doğru. Ama her ikisini de güden, acıyla zevk. Hayatlarına biçim veren şey, nelerden zevk alacaklarını, nelerin acı getireceğini öğrendilerse, odur. Hayatta öğrendiğimiz en önemli ders, bize neyin acı, neyin zevk getirdiğidir. Bu ders her birimiz için farklıdır, bu nedenle davranışlarımız da farklı olur.

Donald Trump'ı hayatı boyunca güden ne olmuştur? En büyük ve en pahalı yatlara sahip olmaktan, en gösterişli binaları yaptırmaktan, en kurnaz anlaşmaları imzalamaktan zevk almayı öğrenmiş, yanı kısacası, en kocaman ve en iyi oyuncaklara yönelmiştir. Acıyı nelere bağlamayı öğrenmiştir? Kendisiyle yapılan röportajlarda, en fazla acı duyduğu şeyin, herhangi bir konuda ikinci gelmek olduğunu söylemiştir. Onun gözünde bu başarısızlıktır. Aslında tüm başarma güdüsü, işte bu acıdan kaçınmak için harekete geçmektedir. Zevk alma arzusundan çok daha güçlü bir motivasyondur bu. Rakiplerinin pek çoğu, Trump'ın ekonomik imparatorluğu çöktüğünde onun duyduğu acıdan büyük zevk almışlardır. O insanı -hattâ başkalarını ve bu arada kendinizi- yargılamaktansa, onu güden gücün ne olduğunu anlamak ve çektiği acıdan ötürü ona merhamet göstermek çok daha değerli olabilir.

Bunun tersine, bir de Mother Teresa'ya bakalım. Bu kadının yüreği öyle sevgi doludur ki, başkalarının acısını görünce kendi de acı çekmektedir. Kast sisteminin haksızlığını görmek onu derinden derine yaralamıştır. O insanlara yardım etmek için harekete geçtiğinde, çektikleri acının ortadan kalktığını, dolayısıyla kendi acısının da ortadan kalktığını görmüştür. Mother Teresa için hayatın nihaî anlamı, Kalküta'nın, yani Zevkler Kenti'nin en yoksul semtlerinde bulunabilir. Milyonlarca aç ve hastalıklı mültecinin barındığı yerlerde... Bu kadın için zevk belki de diz boyu balçıktan geçip salaş bir kulübeye varmak, oradaki kolera ve dizanteriden harap olmuş bebeklerle çocuklara yardım etmek, bakmaktır. Başkalarına yardım etmenin kendi acısını hafifletmesi, onlara daha iyi bir hayat vermenin, zevk vermenin, kendisine de zevk getirmesi, onu güden güçtür. Çünkü o, başkaları için fedakârlık etmenin en büyük iyilik olduğunu öğrenmiştir, böyle yapmak ona hayatının anlam kazandığını ifade etmektedir.

Çoğumuz için Mother Teresa'nın o mütevazı yardımseverliğini Donald Trump'ın maddeciliğine bağlamak oldukça güçtür ama unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, bu iki insanın kendi kaderlerini çizerken, kendilerine neyin acı, neyin zevk verdiğine dayanmış olmalarıdır. Elbette ki geçmişleri ve çevreleri bu seçimlerinde büyük rol oynamıştır ama sonunda kendilerini ne için ödüllendirip ne için cezalandıracakları konusunda bilinçli bir karar vermişlerdir.

24uk2.gif
 
24uk2.gif


NEYİ ACIYA, NEYİ ZEVKE BAĞLADIĞINIZ SİZİN KADERİNİZİ BİÇİMLENDİRİR.​
Benim hayatımın kalitesi üzerinde çok büyük etki yapmış olan bir karar vardır. Daha çok erken yaşlardan başlayarak, öğrenme konusunu büyük bir zevke bağladım. İnsan davranışını ve duygularını biçimlendirmeme yarayacak fikirler ve stratejiler keşfetmenin, bana hemen hemen hayatta istediğim her şeyi verdiğini fark ettim. Eylemlerimizin gerisinde yatan sırların kilidini açmak, beni daha sağlıklı yapıyor, fiziksel olarak kendimi daha iyi hissetmeme yol açıyor, sevdiğim kimselerle daha derin ilişkiler kurmamı sağlıyordu. Öğrenmek bana, paylaşacak, verecek bir şeyler getiriyordu. Çevremdekilere gerçekten değerli bir şeyleri verebilmemi sağlıyordu. Bir zevk ve doyum duygusu getiriyordu. Aynı zamanda, daha da güçlü bir zevk biçimini keşfetmekteydim. O da bu öğrendiklerimi ihtiraslı bir biçimde paylaşmaktı. Paylaştığım bu şeylerin, insanların hayat kalitesini yükselttiğini görmeye başladığımda, en üst düzey zevki de keşfetmiş oldum! Hayatımın amacı böylece yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Sizin hayatınızı biçimlendiren bazı acı ve zevk tecrübeleri nelerdir? Acıyla zevki, örneğin, uyuşturuculara bağlamışsanız bu kesinlikle kaderinizi etkilemiştir. Sigarayla ve alkolle, ilişkilerle hattâ vermek ve güvenmek kavramlarıyla ilişkilendirmeyi öğrendiğiniz duygular da öyle. Eğer doktorsanız, yıllar önce bu mesleği seçmeye sizi motive eden şey, doktor olmanın kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacağı inancı değil miydi? Konuştuğum her doktor, insanlara yardım etmeyi, büyük bir zevkle ilişkilendirmektedir. Acıyı durdurmak, hastalığı iyileştirmek, hayat kurtarmak... Genellikle toplumun saygı gören bir üyesi olmak da ek bir motivatör olarak devreye girmiştir. Müzisyenlerin kendilerini sanatlarına adayışı, bu düzeyde zevki kendilerine pek az şey verdiği içindir. En büyük şirketlerin başkanları da zevki, benzersiz bir şeyler yapmaya, insanlara kalıcı katkılarda bulunacak şeyler gerçekleştirmeye dönük güçlü kararları vermekle bağdaştırmışlardır.

John Belushi'nin, Freddie Prinze'in, Jimi Hendrix'in, Elvis Presley'in, Janis Joplin'in ve Jim Morrison'un sınırlayıcı acı ve zevk ilintilerini düşünün. Bu insanların zevki, uyuşturucuların getirdiği kurtuluşla, hızlı çözümle, kısa dönemli ve geçici sevinçlerle ilintilendirmesi, sonunda kendi düşüşlerini getirmiştir. Kendi zihinlerini ve duygularını yönetmemenin nihaî bedelini ödemişlerdir. Milyonlarca hayranlarına ne biçim bir örnek sunduklarına bakın. Ben uyuşturucu ve alkol kullanmayı hiçbir zaman öğrenmedim. Çok zeki olduğum için mi? Hayır, çok şanslı olduğum için.

Hiç alkol içmeyişimin nedenlerinden biri, çocukluğumda ailemde sarhoş bir çift bulunması, bunların içkiliyken çok kötü davranışlara yönelmesi, benim de bu sayede alkolü acıyla bağdaştırmamda.

Kafamdan çıkmayan bir başka sahne de, en iyi arkadaşımın annesiyle ilgilidir. Çok şişman bir kadındı. Hemen hemen 150 kilo geliyordu. Sürekli olarak da içiyordu. Ne zaman içse, beni kucaklamaya kalkışır, salyası üstüme başıma akardı. Bugün bile birinin soluğunda alkol kokusu aldığım anda içim bulanır. Ama bira bambaşka bir hikâyeydi. On bir ya da on iki yaşlarındayken, onu alkollü içki saymıyordum. Babam da bira içerdi, öyle tatsız davranışlara girmez, iğrençleşmezdi. Hattâ bir iki bira içtiğinde, daha da keyifli olurdu. Ayrıca, zevki içmekle ilintilendirmemin bir nedeni de, babam gibi olmak isteyişimdi. Bira içmek beni gerçekten babam gibi yapar mıydı? Yapamazdı, ama bizler sinir sistemimizde sık sık böyle sahte ilintiler yaratırız (nöro-asosiyasyon), neyin acı ya da zevk getireceğini yanlış bağlarız. Bir gün annemden bir bira istedim, bana iyi gelmeyeceğini söyleyip tartışmaya başladı. Ama benim kafamda babamla ilgili gözlemlerim o kadar netken, ben zaten kararımı vermişken, tartışması hiç sonuç veremezdi. Biz aslında duyduklarımıza inanmayız, daha çok kendi gözlemlerimizin doğruluğuna inanırız. Ben o gün, bira içmenin kendi kişisel büyümemde bir sonraki adım olduğuna kesinlikle inanmış durumdaydım. Sonunda annem, eğer bana unutamayacağım bir tecrübe sunamazsa, belki de gidip biramı bir başka yerde içeceğimi anladı. İçindeki bir düzeyde, benim birayla ilintilendirdiğim şeyi değiştirmesi gerektiğini biliyordu. "Pekâlâ, baban gibi bira içmek mi istiyorsun?" dedi bana. "O halde tam baban gibi içmen gerek, tamam mı?" Ben o zaman, "O da ne demek?" diye sordum. "Kasadaki altı kutuyu da içeceksin," dedi. Dert değil," diye cevap verdim. Annem, "Burada içeceksin ama," dedi. İlk yudumumu aldığımda, tadı iğrenç geldi. Hiç de beklediğim gibi değildi. Tabii o sıra bunu itiraf etmedim, çünkü gururum söz konusuydu. Yeni yeni yudumlar aldım. Birinci birayı bitirdiğimde, "Artık doydum, anne" dedim. Annem, "Olmaz, işte ikincisi" dedi, kutuyu hemen açtı. Üçüncü ya da dördüncü kutunun sonunda midem bulanmaya başladı. Daha sonra ne olduğunu herhalde tahmin etmişsinizdir. Üstüme başıma kustum. Mutfak masası fena, berbat oldu. İğrenç bir şeydi. Oraları temizlemek de iğrençti! Biranın kokusunu o anda kusmuğa ve korkunç şeylere bağladım. Artık bira içmeyi zihinsel ve entelektüel kavramlarla ilintilendirmeyecektim. Artık sinir sistemimde duygusal bir ilinti vardı. Benliğimin içinde bir nöro-asosiyasyon. Bu ilinti, bundan sonraki kararlarımda kesinlikle bana rehberlik edecekti. Sonuçta, bir daha ağzıma bira koyamadım, hâlâ da koyamam!

Acı ve zevk bağlantılarımız, hayatımızda profesyonel etkiler de getirebilir mi? Hem de nasıl! Birayla ilgili bu olumsuz nöro-asosiyasyon, benim hayatımdaki pek çok kararları etkiledi. Okulda kimlerle arkadaşlık ettiğimi de, nelerden zevk aldığımı da. Alkol kullanmadım. Onun yerine, öğrenmeyi kullandım, gülmeyi kullandım, sporları kullandım. Ayrıca insanlara yardım etmenin inanılmaz güzel duygular verdiğini öğrendim. Onların sorunlarını çözmek, benim de, onların da, kendimizi iyi hissetmemize yol açıyordu. Yıllar bazı şeyleri hiç değiştiremiyor!

Uyuşturucu kullanmayışım da yine benzer bir tecrübeden kaynaklanmıştır: Üçüncü ya da dördüncü sınıftaydım. Okulumuza polis teşkilâtından birileri geldi, bize uyuşturucunun sonuçlarıyla ilgili bir takım filmler gösterdiler. İnsanların kuduruşunu, bayılışını, yayılışını, kendilerini pencerelerden atışını seyrettim. Küçük bir çocuk olarak, uyuşturucuları çirkinlikle ve ölümle bağdaştırdım, bu nedenle de kendim hiç denemedim. Şansım iyi gitmiş, polis bende bir nöro-asosiyasyon yaratmıştı. Uyuşturucu alma ihtimali bile hiçbir zaman aklımdan geçmedi. Bundan ne öğrenebiliriz? Bir tek şeyi: Eğer herhangi bir davranışı ya da duygusal oluşumu büyük acılarla bağdaştırırsak, ne pahasına olursa olsun o davranıştan kaçınıyoruz. Bunu kullanarak acı ve zevk gücünü istediğimiz gibi kullanabilir, hayatımızda neyi istiyorsak değiştirebiliriz. Değiştirmek istediğimiz, her şeyi erteleme huyumuz da olabilir, uyuşturucu kullanma alışkanlığımız da. Bunu nasıl mı yaparız? Diyelim ki çocuklarınızın uyuşturucudan uzak kalmasını istiyorsunuz. Onlara bunu öğretmenin zamanı; kendi deneylerini yapmadan önce, bir başkası onlara uyuşturucuyu zevkle ilintilendirecek bir şey öğretmeden öncedir.

Karım Becky ile ikimiz, çocuklarımızı ebediyen uyuşturucudan uzak tutmanın en iyi çaresi olarak, onların içinde acıyı uyuşturucuyla ilintilendiren bir nöro-asosiyasyon yaratmayı seçtik. Uyuşturucunun aslında ne olduğunu onlara biz öğretmezsek, bir başkasının ortaya çıkıp, uyuşturucuları onlara acıdan kaçmakta yararlı bir şey olarak tanıtabileceğini biliyorduk. Bunu yapabilmek için, Misyonerler Teşkilâtı'ndan eski dostum John Rondon'u aradım. Ben yıllardan beri John'ın Güney Bronx ve Brooklyn'deki çalışmalarını desteklerim, sokaktaki insanlara, standartlarını yükselterek, sınırlayıcı inançlarını değiştirerek ve hayat becerilerini geliştirerek hayatlarını değiştirmeyi öğretmeye çalışırım. Becky ile ikimiz, bizim öğretilerimizi uygulayarak kendilerini sokaklardan kurtaran, hayatlarının kalitesini gerçekten yükselten insanlara bakıp büyük gurur duyarız. O bölgelere yaptığım ziyaretleri, bir şeyleri geri ödemek gibi, kendime ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha hatırlatma aracı gibi kullanırım. O kaldırımlardaki insanları görmek, kendi imtiyazlı hayatımın değerini daha iyi anlamama da yol açıyor. Ayrıca bana bir perspektif kazandırıyor, hayatımı dengede tutmamı sağlıyor. Amaçlarımı John'a anlattım, o da çocuklarımı ömürlerince unutamayacakları bir geziye çıkarmayı planladı. Uyuşturucuların insan ruhuna neler yaptığını göreceklerdi o gezide. Önce yoksul kesimdeki bir binanın farelerle dolu bodrum katına bir ziyaretle başladılar. Kapıdan girdiğimiz anda, çocuklarımın yüzüne çiş lekeli yerlerin kokusu çarptı. Uyuşturucu bağımlıları, kendilerini kimin seyretmekte olduğuna aldırmıyorlardı bile. Çocuk fahişeler gelene gidene hizmet veriyor, sağdan soldan, ihmal edilmiş bebeklerin ağlama sesleri yükseliyordu. Çocuklarım uyuşturucuyu, zihinsel, duygusal ve fiziksel yıkıntıyla ilintilendirdiler. Bu olay dört buçuk yıl önce oldu. O günden bu yana, uyuşturucularla çok kere karşılaştılar, ama ellerini bile sürmediler. Bu güçlü nöro-asosiyasyon, onların kaderlerini önemli biçimde biçimlendirmiş oldu.

24uk2.gif
 
24uk2.gif


"Eğer bir dış etken sizi üzerse, duyduğunuz acı o şeyin kendisinden değil, sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur, onu da her an ortadan kaldırma gücünüz vardır."
MARCUS AURELIUS​
Biz bu gezegendeki canlılar arasında bu kadar zengin bir iç dünyası olan tek canlı türüyüz. Bizim için önemli olan, olaylar değildir. Kendimizi ne gözle göreceğimizi ve gelecekte nasıl davranacağımızı saptayan, bizim o olayları yorumlayış biçimimizdir. Bizi bu kadar özel kılan şeylerden biri, nesneleri ve fikirleri uyumlandırma, değiştirme, biçime sokma ve onu daha zevkli ve yararlı hale getirme konusundaki o harikulade yeteneğimizdir. Bu uyumlandırma yeteneklerimiz arasında en başta geleni de, hayatımızın ham bir tecrübesini ele alıp, onu daha başka tecrübelerle ilişkilendirerek, kaleidoskopik bir anlam haritası oluşturmamız ve bu haritanın da dünyadaki başka herkesinkinden farklı olmasıdır. Örneğin fiziksel acıların sonunda zevk getireceğine ya da bunun tersine yönelik ilintileri değiştirebilmek, ancak insanların yapabileceği bir şeydir.

Hapiste açlık grevi yapan bir insanı düşünün. Belli bir amaç uğruna, hiç yemek yemeden otuz gün sağ kalmayı başarmıştır. Bir hayli fiziksel acılar çekmektedir, ama dünyanın dikkatini kendi amacına çekebilmiş olmanın getirdiği zevk daha ağır basmaktadır. Kişisel hayatlarında, örneğin incelmek için sıkı fiziksel rejimler uygulayan insanlar da, çektikleri fiziksel zorlukları bir tür zevkle ilintilendirmeyi öğrenmişlerdir. Bu disiplin rahatsızlığını, kişisel büyüme doyumuna bağlamışlardır. Davranışları bu yüzden tutarlıdır, sonuçları da tutarlı olur! O halde biz irademizin gücüyle, aç kalmaktan gelen fiziksel acıyı, ideallerimize teslim olmanın psişik acısıyla tartıp ölçeriz. O zaman daha yüksek bir anlam yaratırız. Skinner kutusundan çıkar, kontrolü kendi elimize alırız. Ama eğer kendi asosiyasyonlarımızı acı ve zevke doğru çekemezsek, yaşamımız hayvanlardan ve makinelerden farklı değil, demektir. O zaman sürekli olarak çevreye tepki gösteriyor, bir sonra olacak olayın hayatımızdaki yönü ve kaliteyi saptamasına izin veriyoruz demektir. Yine kutuya geri dönmüş oluruz o zaman. Sanki kamuya açık bir bilgisayarmışız gibi. Çok sayıda amatörler programlarımıza serbestçe girip girip çıkabiliyorlarmış gibi!

Bizim bilinçli ve bilinçsiz davranışlarımız, pek çok kaynaktan gelen acı ve zevkin dürtülerine bağımlıdır. Çocukluk arkadaşlarımız, annemizle babamız, öğretmenlerimiz, antrenörlerimiz, sinema ve televizyon kahramanları... -bu liste böyle uzar gider- Programlamanın ve şartlandırmanın tam ne zaman yer aldığını bilir ya da bilmezsiniz. Belki biri bir şey söylemiştir. Okulda bir olay olmuştur. Spor yarışması, utanç verici bir an, karnedeki parlak notlar ya da kırık notlar. Bütün bunlar, bugünkü kişiliğinize katkıda bulunmuştur.

Acıyla zevki nelere bağladığınızın, sizin kaderinizi biçimlendiren şey olduğunu ne kadar vurgulasam azdır.

Kendi hayatınızı şöyle bir gözden geçirdiğinizde, sizde nöro-asosiyasyon yaratıp bir dizi sebebi harekete geçiren, böylelikle sizin bugün bu insan olmanıza yol açan tecrübeleri hatırlayabiliyor musunuz? Olaylara ne anlam veriyorsunuz? Bekârsanız, evliliği hayat arkadaşınızla paylaşacağınız neşeli bir tecrübe olarak mı görüyorsunuz, yoksa ondan zincire vurulmak gibi korkuyor musunuz? Bu akşam sofraya oturduğunuzda, yemeği sıradan bir şey gibi, vücudunuzu beslemek için mi yiyeceksiniz, yoksa her lokmanın zevkini çıkararak mı?


24uk2.gif
 
24uk2.gif


"Erkekler de kadınlar da anlayışlarının yoluna gitmekten çok, kalplerinin yoluna giderler."
LORD CHESTERFIELD​
İnkâr etmeyi ne kadar çok istersek isteyelim, davranışlarımızı güden şey entelektüel hesaplarımız değil, acıya ve zevke yönelik içgüdüsel tepkilerimizdir. Entelektüel açıdan, çikolata yemenin bizim için kötü olduğuna inanıyor olabiliriz, ama yine de elimizi çikolataya uzatırız. Neden? Çünkü bizi güden, entelektüel düzeyde bildiklerimiz değil, sinir sistemimizde acıyı ve zevki nelere bağlamış olduğumuzdur. Yani nöro-asosiyasyonlar'dır. Bu asosiyasyonları, ilintileri, sinir sistemimizde kurmuşuzdur. Yaptıklarımızı bunlar saptar.

Bizi güden şeyin aslında zihnimiz olduğuna ne kadar inanmak istesek de, çoğu durumda bu işi duygular, duyular yapar, biz onları alıp düşüncelerimize bağlarız. Bizi güden onlardır. Çoğu kere sistemi alt etmeye çalışırız. Bir perhize belli bir süre bağlı kalırız. Fazla acı çektiğimiz için buna karar vermeyi başarmışızdır. Sorunu geçici olarak çözeriz, ama eğer sorunun sebebini ortadan kaldırmamışsak, onunla yine karşılaşacağız demektir. Değişikliğin kalıcı olabilmesi için, acıyı eski davranışımıza, zevki de yeni davranışımıza bağlamak zorundayız, bu şartlanmayı da sürekli ve tutarlı hale gelinceye kadar devam ettirmeliyiz.

Unutmayın, hepimiz acıdan kaçmak için daha çok şey yaparız, zevke ulaşmak için daha az şey yaparız. Perhiz yapıp acımızı kısa dönemde irademizle kontrol altına almak, kalıcı olmayacaktır, çünkü hâlâ acıyı, o güzel ve şişmanlatıcı yemekleri feda etmeye bağlıyoruzdur. Bu değişikliğin kalıcı olabilmesi için, acıyı o yiyecekleri yemeye bağlamalıyız ki, onları hiçbir zaman arzulamayalım. Zevki de bizi besleyen, bize enerji veren yiyecekleri daha çok yemeye bağlamalıyız. Sağlam ve sağlıklı insanlar, hiçbir şeyin tadı, kendini zayıf hissetmek kadar güzel değildir, derler. Sağlıklı yiyeceklere bayılırlar. Hattâ zevki, içinde hâlâ yiyecek bulunan tabağı elleriyle uzağa itme hareketine bağlamışlardır. Bu onlara, hayatlarının kontrolünün kendi ellerinde olduğunu gösteren bir simgedir.

Gerçek şudur ki, biz zihinlerimizi, vücutlarımızı ve duygularımızı şartlandırabilir, acıyı ve zevki neye istiyorsak ona bağlayabiliriz. Acıyı ve zevki neye bağladığımızı değiştirerek, davranışlarımızı da bir anda değiştirebiliriz.

Örneğin sigara içme konusunda tek yapacağınız, sigara içmeye yeterince acı, bırakmaya yeterince zevk bağlamaktır. Bunu şu anda yapacak gücünüz var, ama bunu seçmeyebilirsiniz, çünkü zevki sigaranın dumanına bağlamışsınızdır ya da bırakmanın çok fazla acı getireceğinden korkuyorsunuzdur. Oysa sigarayı bırakmış biriyle karşılaşsanız, bu davranışın bir gün içinde değişmiş olduğunu görür, anlarsınız. O gün, sigara içmenin kendileri için ifade ettiği anlamı değiştirdikleri gündür.

24uk2.gif
 
24uk2.gif


KENDİ HAYATINIZLA İLGİLİ SİZİN BİR PLANINIZ YOKSA, BİR BAŞKASININ VAR.​
Reklamcılığın görevi, acıyı neye, zevki neye bağladığımızı etkilemektir. Reklamcıların çok iyi anladığı bir şey varsa, bizi güden şeyin zihnimiz değil, sundukları ürünlere bağladığımız duygularımız olduğudur. Sonuç olarak, heyecanlandırıcı ya da yatıştırıcı müzikleri, hızlı ya da zarif resimleri, parlak ya da pastel renkleri ve daha bir yığın şeyi kullanarak bizi belli bazı duygusal durumlara sokmanın uzmanı olmuşlardır. Ve tam duygularımız doruk noktaya vardığında, duyularımız en uyanık hallerine ulaştığında, kendi ürünlerinin resmini karşımıza getirirler, uzun süre tutar, onu bu arzuladığımız duygularla bağlamamızı sağlamaya çalışırlar.

Pepsi bu stratejiyi çok parlak biçimde kullanarak, o verimli meşrubat piyasasının yarıdan büyük dilimini çok önemli bir rakipten, Coca Cola'dan koparmayı başarmıştır. Pepsi bu arada Michael Jackon'un fenomen sayılabilecek başarısını da görmüştür. Jackson ömrü boyunca hep insanların duygularını sesiyle, vücuduyla, yüzüyle ve hareketleriyle yükseltmeyi öğrenerek ilerlemiş bir genç adamdır. Michael'ın şarkı söyleyişi ve dans edişi, büyük insan kalabalıklarının kendilerini inanılmaz derecede iyi hissetmesine yol açmaktadır. O kadar ki, aynı duyguyu yeniden yaşayabilmek için Michael'ın o konserle ilgili albümlerini satın almaktadırlar. Pepsi'nin sorduğu soru, bu güzel duyguları kendi ürünümüze nasıl aktarabiliriz, sorusu olmuştur. Yürüttükleri mantığa göre, eğer insanlar Michael Jackson'a mal ettikleri zevkli duyguları Pepsi ile bağlayabilirlerse, onun albümlerini satın aldıkları gibi, Pepsi'yi de satın alacaklardır.

Bir ürüne ya da fikre yeni duygular bağlamanın süreci, temel şartlanma için gerekli bir aktarmadır. Bununla ilgili daha geniş bilgileri Bölüm 6'da, Nöro-Asosiyatif Şartlanma'yı incelerken öğreneceksiniz. Ama şimdilik şunu düşünmeniz yeter: Ne zaman çok yoğun bir duygusal duruma girersek, acıyı veya zevki güçlü halde hissedersek, o sıra sürekli karşımıza çıkan şey, nörolojik olarak bağlam verir. Bu nedenle, gelecekte o benzersiz şey yeniden karşımıza çıktığında, duygusal durum da geri dönecektir.

B.F. Skinner, davranış bilimi dalının ünlü bir öncüsüdür. Yeni doğan kız çocuğunu beşik boyunda bir kutuya yatırıp on bir ay hiç çıkarmadığı için de kötü bir şöhreti vardır. Bunu bilimsel araştırmaları uğruna yapmış, uyarı refleks davranışlarıyla ilgili teorilerini denemiştir.

Herhalde Ivan Paviov'u duymuşsunuzdur. Kendisi bir Rus bilimadamıydı, on dokuzuncu yüzyılda bir dizi şartlı refleks deneyleri yapmıştı. En ünlü deneyi, köpeğine yemek verirken bir çanı eline alıp çalması, köpeğin de o sırada ağzının sulanmasıydı. Çünkü çanın sesi köpeğin yemekle ilgili duyularıyla bağlanıyordu. Pavlov daha sonra, yalnız çanı çalmanın da köpeğin ağzını sulandırmaya başladığını, yemek verilmese de bu işin gerçekleştiğini gözlemlemişti.

Peki, Pavlov'un Pepsi ile ne ilgisi var? Birincisi, Pepsi, Michael Jackson'u, bizi doruk duygusal düzeye yükseltmek için kullandı. Sonra, tam o anda ürünü sundular. Bunun sürekli olarak tekrarlanması, milyonlarca Jackson hayranında bir duygusal bağ oluşturdu. Aslına bakarsanız Michael Jackson Pepsi içmez bile! Kamera karşısında elinde boş bir Pepsi kutusu tutmayı bile reddetmiştir! Siz belki içinizden, "Bu şirket deli mi?" diye soruyorsunuzdur. "Adama 15 milyon dolar verip kendilerini temsil etmesini istiyorlar, oysa o onların ürününü elinde tutmaya bile razı olmuyor, üstelik tutmayacağını herkese de söylüyor! Bu ne biçim temsilci? Amma çılgın bir fikir!" Aslında fikir çok parlak. Satışlar gerçekten de patlarcasına yükseldi. Öyle yükseldi ki, bu sefer L.A. Gear firması Michael'a kendi ürünlerini temsil etmesi için 20 milyon dolar verdi. Bugün Michael, insanların neler hissettiğini değiştirebilen biri olduğu için (ben buna "durum değiştiren" diyorum), Sony/CBS'le 10 yıllık bir plak kontratı imzaladı. Bu anlaşmanın değerinin bir milyar doları aştığı söyleniyor. İnsanların ruhsal durumunu değiştirebilme yeteneği, onu paha biçilmez bir insan yapıyor.

Anlamamız gereken nokta, bütün bunların, duyguları belli davranışlara bağlamaktan kaynaklandığıdır. Ana fikir, o ürünü kullandıkça o hayalleri yaşayacağımızdır. Reklamcılar hepimize öğretti zaten. Eğer BMW kullanıyorsanız, istisnaî zevkleri olan olağanüstü birisiniz. Hyundai kullanıyorsanız, zeki ve tutumlusunuz. Pontiac kullanıyorsanız, içinizde heyecan var. Toyota kullanıyorsanız, amma güzel bir duygu yaşıyorsunuz!

Başka öğrendiklerimiz de var. Obsession kokusunu kullananlar çok geçmeden kendilerini seks âlemlerinde bulurlar. Pepsi içenler, M.C. Hammer'a birlikte, moda olan dünyaya girerler. "İyi" bir anne olmak istiyorsanız, çocuklarınıza Hostess marka meyveli turta yedirirsiniz, küçük kekler ve Twinkie'ler verirsiniz. Reklamcıların saptadığı şey şu: Eğer yeterince zevk yaratılırsa, tüketiciler acının korkusunu görmezden gelebiliyor.

Bir reklamcı sloganı vardır, "Seks satar" derler. Gerçekten de, yazılı basında olsun, televizyonda olsun, seks kullanılarak yapılan reklamlar bu işi başarmaktadır. Bluejean satış eğrilerine bakın. Nedir ki bluejean aslında? Eskiden bunlar işçi pantolonuydu, işlevsel ve çirkin şeylerdi. Bugün nasıl satılıyorlar? Uluslararası bir ikona oldular artık. Seksi olan, moda olan, gençlikle ilgili olan ne varsa, bluejean onu temsil ediyor. Levi's 501'lerin reklamını hiç seyrettiniz mi? Bir tanesini bile bana açıklayabilir misiniz? Hiç anlamı yok, değil mi? Çok kafa karıştırıcı şeyler. Ama sonunda, yakınlarınızda seks olayı yer almış gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Bu tip strateji, gerçekten bluejeanleri satabiliyor mu? Hem de nasıl! Levi's bugün ülkenin bir numaralı bluejean üreticisi.

Peki, kurduğumuz bağlantıları şartlandırmanın gücü, yalnız meşrubat, otomobil ve bluejeanlerle mi sınırlı? Elbette ki değil. Kuru üzümden tutun da aklınıza ne gelirse bunlardan yararlanabiliyor. Üstelik reklamı bir şartlandırma biçimi olarak kullanmak, yalnız fiziksel ürünlerle de sınırlı kalmıyor. İyi ya da kötü, televizyonla radyonun sürekli olarak siyasal adayları belli duygulara bağlama çabasına tanık oluyoruz. Bunu usta analist ve fikir-biçimlendirici Roger Ailes'den iyi bilen olamaz. Kendisi Ronald Reagan'ın Walter Mondale'e karşı yürüttüğü o başarılı 1984 kampanyasıyla ilgili kilit unsurların sorumlusuydu. 1988'de de George Bush'un Michael Dukakis'e karşı yürüttüğü başarılı kampanyanın beyni oldu. Ailes, Dukakis'le ilgili üç belirli olumsuz mesajı yayabilmek için bir strateji tasarımlamıştı. Savunma konusunda, çevre konusunda ve suçlular konusunda Dukakis'in fazla yumuşak olduğu mesajı. İnsanlar bu yüzden acı dolu duyguları bu adayla ilintilendirdiler. Bir posterde Dukakis, tankın içine girmiş, savaş oyunu oynayan bir çocuktu. Bir başkasında, sanki Boston limanındaki kirlilikten o sorumlu tutuluyordu. En kötüsü de, suçluların Massachusetts Cezaevi'nden dışarı, döner kapıdan geçerek çıkışını gösteren posterdi. O sıra herkesi meşgul eden Willie Horton olayını akla getiren bir posterdi. Hüküm giymiş bir katil olan Willie Horton, Dukakis'in kendi eyaletinde, şaibeli bir şartlı salıverme programı nedeniyle serbest bırakılmış, 10 ay sonra geri dönmemiş, daha sonra genç bir çifti terörize etmekten, kadının ırzına geçip, adama saldırmaktan tutuklanmıştı. Birçok kimseler bu ilanların olumsuz odağına dikkat ettiler. Ben şahsen bu tür yaklaşımı bir manevra olarak görüyordum. Ama başarılı değildiler demek de çok zor, çünkü insanlar zevke ulaşmak için yapacaklarından çoğunu acıdan kaçmak için yaparlar. Kampanyanın yapılış biçimini pek çok insan onaylamıyordu. George Bush da bu onaylamayanlardan biriydi. Ama acının insan davranışında çok güçlü bir motivatör olduğuna itiraz etmek de güçtü. Ailes'in de dediği gibi, "Olumsuz ilanlar daha çabuk algılanıyor. İnsanlar bu tip ilanlara daha çok dikkat ediyorlar. Otoyolun yanındaki güzel kır manzarasına bakmak için ya yavaşlarlar ya da yavaşlamazlar. Ama araba kazasına herkes bakar." Ailes'in stratejisinin etkin olmadığını söylemek mümkün değildir. Bush o seçimlerde parlak bir çoğunluğun oyunu kazanmış Dukakis'in oy tabanını bile silip süpürmüştür.

Dünya kamuoyunu oluşturan güç de tüketicinin satın alma alışkanlıklarını oluşturan güç de bizim tüm eylemlerimizi biçimlendiren gücün aynısıdır. Bu gücün kontrolünü elimize alıp kendi eylemlerimize bilinçli olarak karar vermek bize kalmıştır, çünkü kendi düşüncelerimizi kendimiz yönlendirmezsek, bizi kendi istedikleri gibi davranmak üzere şartlandıranların etkisine gireriz. Bazen onların istediği eylemler, zaten bizim seçeceğimiz şeyler olabilir ama bazen de olmayabilir. Reklamcılar bizim acıyla zevki bağladığımız şeyleri değiştirip kendi ürünlerine bağladığımız duyguları bağlamasını bilirler. Hayatımızın kontrolünü kendi elimize almak istiyorsak, kendi zihnimizde "reklam" yapmayı öğrenmek zorundayız. Bunu da hemen şu anda yapabiliriz. Nasıl mı? Yapmamak istediğimiz davranışlara acıyı öyle yoğun bir dozda bağlamalıyız ki, bir daha o davranışları düşünmek bile istemeyelim. Sizin de hiçbir zaman, asla yapmayacağınız bir takım şeyler yok mu? Onlara bağladığınız duyguları düşünün. Kaçınmak istediğiniz davranışlara da aynı duyguları bağlarsanız, onları da bir daha asla yapmazsınız. Bundan sonra yapacağınız şey, zevki kendiniz için seçtiğiniz yeni davranışa bağlamaktır. Tekrarlarla ve duygusal yoğunlukla, bu davranışları kendinize şartlayarak otomatik hale getirebilirsiniz.

O halde bir değişiklik yaratmanın ilk adımı nedir? İlk adım, acıyla zevkin her karar üzerindeki, dolayısıyla da giriştiğimiz her eylem üzerindeki gücünün farkına varmaktır. Farkına varma sanatı, acı ve zevkle ilgili fikirlerin, kelimelerin, resimlerin, seslerin ve duyguların bağlantılarının sürekli olarak yer almakta olduğunu hissetmektir.

24uk2.gif
 
24uk2.gif


"Sonunda acı getirecek zevklerden kaçınılabileceğini, sonunda zevk getirecek acılara da dayanılabileceğini düşünüyorum."
MICHELL DE MONTAIGNE​
Esas sorun, çoğumuzun ne yapacağımızla ilgili kararlarımızı, uzun dönemde değil, kısa dönemde acı ya da zevk yaratmasına göre verişimizdir. Oysa, başarıya ulaşmak için yapmamız gereken, değer verdiğimiz şeylerin çoğu, kısa dönemli acı çemberini yarıp uzun dönemli zevke ulaşmamızı gerektirmektedir.

Geçici korku ve tahrik anlarını bir kenara koyup uzun dönemde önemli olana odaklanmalısınız. Yani değerlerinize ve kişisel standartlarınıza. Unutmayacağınız bir nokta daha vardır. Bizi güden fiilen acının kendisi değil, belli bir şeyin, sonunda acı getireceğinden korkmamızdır. Ayrıca bizi güden fiilî zevkin kendisi de değil, belli bir eyleme geçmenin zevk getireceği yolundaki inancımız, bundan hemen hemen emin olmamızdır. Yani bizi güden şey, gerçekler değil, bizim gerçeği algılayış biçimimizdir.

Çoğu insanlar, kısa dönemde nasıl acıdan kaçıp zevke ulaşacaklarına odaklanırlar, bu yüzden de kendilerine uzun dönemde sorunlar yaratırlar. Bir örneği ele alalım. Diyelim ki birisi birkaç kiloluk fazlalıktan kurtulmak istiyor. (Biliyorum, bu sizin hiç başınıza gelmemiştir, ama biz öyle varsayalım!) Bu kişinin kafasının bir yanında, neden kilo kaybetmesi gerektiğine dair bir yığın mükemmel sebepler vardır. Kendini daha sağlıklı hissedecektir, daha enerji dolu olacaktır, elbiselerine daha kolay sığacaktır, karşı cinsin üyeleriyle biraraya geldiğinde kendini daha güvenli hissedecektir. Ama buna karşılık, kilo vermekten kaçınmak için de bir o kadar sebep vardır. Bir kere, perhiz yapmaya mecbur olacaktır, sürekli açlık hissedecektir, şişmanlatıcı yiyecekler yemek istedikçe, bu isteğini gemlemek zorunda kalacaktır, hem üstelik neden tatil bitene kadar beklemesin ki! Sebepler böyle dengelenince, çoğu kişi bu terazinin, durumu olduğu gibi sürdürme tarafına doğru kayar. Daha zayıf olmanın potansiyel zevki, perhizin kısa dönem acılarının karşısında yenilgiye uğrar. Kısa dönemde, açlık hissetmenin acısından kaçınmış oluruz, bu kararımızdan ötürü de kendimizi birkaç torba cips patatesle ödüllendiririz. Ama bu böyle sürmez. Uzun dönemde, kendimizi giderek daha kötü hissederiz sağlığımızın bozulmaya başlaması da ayrı. Unutmayın ki değerli bir şeyi istediğiniz zaman, kısa dönemli acıları yarıp, uzun dönemli zevkleri o yolla elde etmeniz gerekmektedir. İyi bir vücut istiyorsanız, o vücudu bir heykeltraş gibi kendiniz yontacaksınız. Bu da kısa dönemli acıları yarmayı şart kılar. Perhiz de aynı şeydir. Her türlü disiplin, acıları yarmayı şart kılacaktır. İş hayatındaki disiplin de, ilişkilerdeki disiplin de, kişisel güven de, sağlık da, mâlî durum da. Rahatsızlıkları nasıl yaracaksınız da amaçlarınıza ulaşmak için gerekli ivmeyi kazanacaksınız? Bir kere, onu yenme kararını vermekle başlayın. Acıya göğüs germe kararını her zaman için bir anda verebiliriz. Daha da iyisi, işlerin şartlanmayla kolaylaşmasıdır. Bunu da Bölüm 6'da daha ayrıntılı olarak ele alacağız.

Bu kısa dönemli odağın hepimizi (Niagara'da olduğu gibi) nasıl devireceğinin bir örneği olarak, bir mevduat-kredi krizi durumunu düşünelim. ABD'de bu tür son olay, ülke hükümetinin tarihinde yapılmış en büyük mâlî hatâdan kaynaklanmıştı. Tahminlere göre bu durum vergi mükelleflerine 500 milyar doların üstüne bir paraya patlamıştır, ama pek çok Amerikalının, bunun nedeni hakkında hiçbir fikri yoktur. Bu sorun kesinlikle ülkedeki her kadın, erkek ve çocuğu, belki kuşaklar boyunca etkileyecek, onlara acı verecektir. En azından ekonomik acı! Resolution Trust Company ve Federal Deposit Insurance Corporation'ın başkanı L. William Seidman'la yaptığım bir sohbet sırasında, kendisi bana şöyle dedi: "Bu kadar büyük bir hatâya dayanacak kadar zengin olan tek ülke biziz." Bu tatsız olayı ne mi yarattı? Yine aynı tutum. Sebep dururken sorunu gidermekle acıdan kaçınma çabası.

Olayın başı, yetmişli yılların sonlarıyla seksenli yılların başlarında ortaya çıkan mevduat ve kredi zorluklarıydı. Bankalar ve finans kurumları, işlerini daha çok şirketler piyasasıyla tüketici piyasasına yaymışlardı. Bir bankanın kâr etmesi için kredi vermesi şarttı. Kredinin faizi, o bankanın mevduat sahiplerine ödediği faizden daha yüksek olmalıydı. İlk başlarda, bankalar birkaç cephede zorlukla karşılaştılar. Önce şirketler, eskiden yalnızca bankalara ait olan bir alana girdi, kredi vermeye başladılar. Çünkü büyük şirketler birbirlerine kredi vermekle faizden büyük tasarruf sağlayacaklarını keşfetmiş, bugün artık "ticarî kâğıtlar piyasası" diye bilinen şeyi başlatmışlardı. Bu iş öyle başarılı oldu ki, nice bankanın kâr merkezini hemen hemen mahvetti. Bu arada ülkenin tüketici cephesinde de birtakım değişiklikler olmaktaydı. Geleneksel olarak, tüketiciler bankanın kredi sorumlusunun karşısına geçip de bir araba ya da başka mal için kredi istemeye pek de heves duymazlardı. Hele banka bu kişilerin mâlî durumlarını incelemeye başladığında, bunun acı veren bir süreç olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Birçok bankaya girdiklerinde kendilerini "değer verilen bir müşteri" gibi hissetmezlerdi. Otomobil üreten şirketler bunu farkedecek îdari kurnazlık gösterdiler, müşterilerine kredi açmaya başladılar, bu arada kendilerine bir kâr kaynağı daha bulmuş oldular. Kredilerden gelen kâr, arabayı satmaktan gelen kâra eşti. Müşterilerini rahat ettirebiliyor, bankalara göre çok daha düşük faizler verebiliyorlardı. Tutumları bankalarınkinden çok farklıydı tabii. Müşterinin krediyi alması onların yararınaydı. Çok geçmeden müşteriler bu tür krediyi, bankadan alınana tercih etmeye başladılar, bu yolun rahatlığı, esnekliği, düşük faizleri hoşlarına gitti. Her şey bir tek masanın başında, o satışı yapmayı çok isteyen kibar bir görevli tarafından ayarlanıyordu. Çok geçmeden General Motors Acceptance Corporation (GMAC) ülkenin bir numaralı oto finansman kurumu haline geldi.

Bankaların son kalelerinden biri de gayrimenkul piyasasıydı, ama faiz oranları ve enflasyon bir yıl içinde %18 yükselmişti. Sonuçta hiç kimse ana parayla faizin bileşik aylık taksitlerini ödeyemez duruma geldi. Tahmin edebileceğiniz gibi, sonunda emlâk kredileri büsbütün devre dışı kaldı. O zamana kadar bankalar "kurum" müşterilerinin tümünü kaybetmişlerdi. Oto kredilerinin çoğu da ellerinden kaçmıştı. Konut kredilerini de kaybetmek üzereydiler. Bankaların yüzünde şaklayan son şamar da, mevduat müşterilerinin enflasyon yüzünden çok daha yüksek faiz arar hale gelmeleri oldu. Oysa bankaların daha önce vermiş olduğu kredilerin faizleri düşüktü ve henüz o krediler de tahsil edilmiş değildi. Her gün para kaybetmeye başlayan bankalar, kendi geleceklerini tehlikede görünce, iki şey yapmaya karar verdiler. Birincisi, kredi müşterilerinde aradıkları standartları düşürdüler. Neden mi? Çünkü standartları düşürmeseler kredi verecek kimseyi bulamayacaklardı. Kredi vermezlerse kâr edemezlerdi, bu da kesinlikle acı demekti. Buna karşılık, parayı geri ödeyecek birine kredi olarak vermek, zevk demekti. Zaten işin riski de çok azdı. Krediyi verdikten sonra adam geri ödemezse, vergi mükellefleri, yani siz ve ben, nasılsa bankaları kurtaracaktık. Yani nihaî analizde, acı korkusu pek az, paralarını (yoksa bizim paramızı mı?) verme riskini göğüslemek için özendiriciler ise pek çoktu. Bankalarla finans kuruluşları bir yandan da Kongre'ye baskı yapıyor, batmamaları için önlem istiyorlardı. Dolayısiyle birtakım değişiklikler oldu. Büyük bankalar, sermaye kıtlığı çeken yabancı ülkelere kredi verebileceklerini fark ettiler. Bir kahvaltı toplantısında, belli bir ülkeye 50 milyon dolar söz vermek işten değildi. Hem milyonlarla tüketiciye kredi vermekten kolaydı, hem de bu işin kârı azımsanacak gibi değildi. Banka müdürleriyle kredi sorumlularına, açtıkları kredilere göre prim ve ikramiye de veriliyordu. Bankalar artık bir kredinin kalitesine bakmaz olmuşlardı. Brezilya gibi bir ülke parayı geri ödeyebilir mi, ödeyemez mi, düşündükleri yoktu. Çoğu bu konuda pek kaygılanmıyordu. Neden mi? Bizim onlara öğrettiklerimizi yapıyorlardı da ondan. Biz onlara, Federal Deposit Insurance sayesinde kumarbazlığı öğretmiştik. Kazanırsanız büyük kazanırsınız, batarsanız, hesabı biz öderiz, demiştik. Bu senaryoda bankacı için pek bir acı gözükmüyordu.

Yabancı ülkelere kredi verecek kadar kaynağı olmayan küçük bankalara gelince, onlar da yapılabilecek ikinci en iyi şeyi yaptılar, ABD içindeki müteahhitlere kredi verdiler. Bu arada onlar da standartlarını düşürdüler, müteahhitler eskiden beri âdet olan yüzde 20'yi bile yatırmadan kredi alabilmeye başladı. Aslında onların da kaybedecek bir şeyi yoktu, zaten başkalarının parasını kullanmaktaydılar. Bu arada Kongre de işhanı yapımına öyle cazip vergi özendiricileri getirmişti ki, müteahhitlerin artık kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Piyasa uygun muymuş, o bina o mevkie uyuyor muymuş bu tür analizleri yapmıyorlardı bile. Onların tek derdi, ömürlerinde görmedikleri oranda, vergiden masrafları düşebilmekti. Sonuçta harıl harıl bina yapıldı, piyasada tıkanma oldu. Arz, talebi bu kadar aşınca piyasa çöktü. Müteahhitler bankalara koşup, "Ödeyemiyoruz" dediler. Bankalar da vergi mükelleflerine döndüler, "Biz de ödeyemiyoruz" dediler. Ne yazık ki bizlerin dönebileceğimiz kimse yoktu. Daha da kötüsü, bu ülkede sömürü nasıl olur, onu görmüştük artık. Ne zaman karşımıza zengin biri çıksa, mutlaka birinin sırtından zengin olmuştur, diyecektik. Böyle olması, kendi işlerini kurmuş olan, istihdam yaratan, Amerikan rüyası dediğimiz şeyin gerçekleşmesini sağlayan insanlara biraz haksızlık tabii. Olay baştan sona, acı-zevk dinamiğini doğru dürüst anlayamayışımızdan, uzun dönem sorunlarını kısa dönem çareleriyle alt etmeye kalkışımızdan doğmuştu. Acı ve zevk, küresel bir tiyatronun da kulis yönetmeni durumunda gözüküyor. Yıllar boyunca SSCB ile karşılıklı, giderek hız kazanan bir silahlanma yarışını yaşadık. İki ulus habire silah yapıyor, "Siz bizim canımızı yakarsanız, biz de sizin canınızı daha kötü yakarız," tehditleri dinmek bilmiyordu. Sonunda silahlara saniyede 15.000 dolar harcar duruma geldik. Gorbaçov'un birdenbire silah sınırlama anlaşmalarını yeniden görüşmek istemesinin nedeni neydi? Cevabı, acı. Bizim askeri çabalarımızla yarışmaya çalışmayı, korkunç bir acı olarak görmüştü. Finansal açıdan mantıklı bir şey değildi. Halkının karnını bile doyuramaz durumdaydı! İnsanlar aç kaldımı, silah düşünmekten çok midelerini düşünürler. Cephanelikleri doldurmaktan çok kendi kilerlerini doldurmak isterler. Paraların israf edildiğine inanmaya başlar, değişim isterler. Gorbaçov'un tutumunu değiştirmesi, büyük adam olduğundan mıydı? Belki. Ama kesin olan bir tek şey var adamın başka seçeneği yoktu.

24uk2.gif
 
24uk2.gif


"Doğa insanoğlunu iki efendinin yönetimine vermiştir: Acı ve zevk... Bunlar bizim her yaptığımızı, her söylediğimizi, her düşündüğümüzü yönetirler; onları devirmek için göstereceğimiz her çaba, ancak durumumuzu daha kesin biçimde onaylamaya yarar."
JEREMY BENTHAM​
İnsanlar doyum vermeyen bir ilişkiyi neden sürdürür, neden çözüm aramadığı gibi, ilişkiyi bitirip yoluna devam da etmez? Çünkü değişimin bilinmeyene yol açacağını bilirler. Çoğu insan da bilinmeyenin, şimdiki durumdan çok daha acılı olduğuna inanır. Hani eski bir söz vardır; "Tanıdığın şeytan, tanımadığın şeytandan iyidir" derler. "Eldeki bir kuş, ağaçtaki iki kuştan iyidir" de derler. Bu temel inançlar, hayatlarımızı değiştirecek adımları atmamızı engeller. Eğer yakın bir ilişki istiyorsak, o zaman reddedilme korkusundan ve incinme korkusundan kendimizi kurtarmalıyız. İş hayatına atılacaksak, güvenliğimizi kaybetme korkumuzu yenmeliyiz.
Kısacası, hayatta değerli sayılan şeylerin çoğu, sinir sistemlerimizin temel şartlanmasının tersine davranmamızı gerektirir. Korkularımızı yenmek için, önceden şartlanmış bu tepkileri yönetmek durumundayız. Birçok durumda, o korkuyu bir güce de dönüştürebiliriz. Genellikle bizi kontrolü altına almasına izin verdiğimiz korku hiçbir zaman gerçekleşmez bile. İnsanlar bazen acıyı, uçağa binmeye bile bağlayabiliyorlar. Oysa bu fobinin hiçbir mantıksal dayanağı yoktur. Belki geçmişlerindeki, belki hayali bir gelecekteki tecrübeye dayanarak yapıyorlar bunu. Belki gazetede uçak kazalarıyla ilgili bir şey okumuşlardır, o yüzden uçağa binmiyorlardır. Yani o korkunun kendilerini kontrol etmesine izin veriyorlardır. Oysa hayatımızı şimdiki zamanda yaşamamız, gerçek olan şeylere tepki göstermemiz gerekir, eskiden var olan ya da bir gün var olabilecek korkulara değil. Hatırlanacak kilit nokta, gerçek acıdan uzaklaşmadığımız, yalnızca acı getireceğine inandığımız şeyden uzaklaştığımızdır.

24uk2.gif
 
24uk2.gif


HAYDİ, HEMEN BİRKAÇ DEĞİŞİKLİK YAPALIM​
Önce, yapmanız gerektiğini bildiğiniz halde ertelediğiniz dört eylemi yazın. Belki kilo vermeniz gerekiyordur. Belki sigarayı bıraksanız iyi olur. Belki çoktandır aramadığınız birini arama zamanı gelmiştir ya da sizin için önemli olan biriyle ilişkinizi tazelemeniz gerekiyordur.
İkincisi, bu eylemlerin her birinin altına, şu soruların cevabını yazın: Neden eyleme geçmedim? Geçmişte bu eyleme hangi acıları bağladım? Bunlara cevap verdiğinizde, sizi geri tutan şeyin, eylemin getireceği acıları, eyleme geçmemenin acılarından daha büyük bulmak olduğunu göreceksiniz. Kendinize karşı dürüst olun. Eğer, "Ben buna bir acı bağlamadım" diye düşünüyorsanız, biraz daha dikkatli düşünün. Belki de acı, basit bir şeydir. Belki meşgul programınız arasında buna vakit ayırma acısı söz konusudur.

Üçüncüsü, geçmişte bu olumsuz alışkanlığı sürdürmekle ne gibi zevkler kazandığınızı yazın. Örneğin niyetiniz kilo vermekse, neden pastaları yuttunuz, torba torba cipsleri atıştırdınız, dondurmaları mideye indirdiniz? Kendinizi bunlardan mahrum etmenin acısından kaçıyorsunuz. Evet ama aynı zamanda bunu yapış nedeniniz, şu anda size hoş bir duygu verdiği için. Zevk alıyorsunuz! Kısa dönemli, evet. Kimse bu duygulardan vazgeçmek istemez! Oysa kalıcı değişiklikler yaratmak için, aynı zevki, kötü sonuçlar yaratmadan almanın yolunu bulmalıyız. Eskiden aldığınız zevkleri teşhis etmek, hedeflerinizin ne olduğunu saptamanıza yardım edecektir.
Dördüncüsü, şimdi değişmemenin size nelere mal olacağını yazın. Bu kadar çok şeker ve yağ yemeyi kesmezseniz ne olur? Sigarayı bırakmazsanız ne olur? Etmeniz gerektiğini bildiğiniz telefonu etmezseniz ne olur? Her gün cimnastik yapmaya başlamasanız ne olur? Kendinize karşı dürüst olun. Önümüzdeki iki, üç, dört, beş yılda bu size nelere patlayacaktır? Duygusal maliyeti nedir? Özsaygı bakımından maliyeti nedir? Fiziksel enerji düzeyiniz açısından maliyeti nedir? Parasal açıdan maliyeti nedir? Sevdiğiniz insanlarla ilişkileriniz açısından maliyeti nedir? Bu size nasıl bir duygu veriyor? Yalnızca, "Para harcarım" ya da "Şişman olurum" diye yazmakla yetinmeyin. O yeterli değil, duygularımız olduğunu unutmayın. Asosiy ve acıyı kendi dostunuz haline getirin. O düzeyine doğru itsin.

Son adım da bu eylemin şimdi getireceği bütün zevkleri yazmak olmalıdır. Çok büyük bir liste yapın. Bu liste sizi duygusal olarak güdecek güçte olsun. Size heyecan versin. "Hayatımın kontrolünü elimde tutma duygusunu yaşayacağım" deyin. "Yeni bir özgüven düzeyine varacağım" deyin. "Fiziksel canlılık ve sağlık kazanacağım, ilişkilerimi güçlendirebileceğim, irademi geliştireceğim ve onu hayatımın başka alanlarında da kullanacağım" deyin. "Hayatım bütün bu bakımlardan, şimdikinden daha iyi olacak" deyin. Önünüzdeki iki, üç, dört, beş yıl boyunca. "Bu eyleme girişmekle rüyalarıma ulaşacağım" deyin. Hem şimdiki zamanı, hem de geleceği ilgilendiren bütün olumlu etkileri gözünüzde canlandırın.

Hemen şimdi zaman ayırıp bu egzersizi yapmanızı kuvvetle öneririm. Bu kitabın sayfalarını çevirirken kazandığınız büyük ivmeden yararlanın. Demir tavında dövülür! Şu an gibi an yoktur. Gerçi bir sonraki bölüme başlamak için sabırsızlanıyorsanız, o zaman başlayın. Ama sonra mutlaka bu egzersize dönün, acı ve zevk ikizleri üzerinde ne büyük kontrole sahip olduğunuzu kendinize kanıtlayın.

Bu bölüm size, acıyla zevki hayatımızın her yönüyle nasıl ilintilendirdiğimizi, bu ilintileri değiştirecek gücümüz olduğunu, demek ki eylemlerimizi ve kaderimizi kontrol edebileceğimizi tekrar tekrar göstermiştir. Ama bunu da yapabilmek için, anlamamız gereken bir şey vardır, o da...

24uk2.gif
 
24uk2.gif


İNANÇ SİSTEMLERİ: YARATMA GÜCÜ VE YIKMA GÜCÜ

"Tüm düşündüklerimizin altında, tüm inandıklarımız yatar; ruhumuzun son kat peçesi gibi."
ANTONIO MACHADO​
BURUK ve zalimdi. Hem alkol, hem uyuşturucu tutkunuydu. Defalarca kendini öldürmeye kalkışmıştı. Şu anda, kendisini engellemeye çalışan bir dükkân kasiyerini öldürme suçundan müebbet hapis cezasını çekiyor. On bir ay arayla doğmuş iki oğlu var. Bunlardan biri, tıpkı babasına benzer büyümüş. Uyuşturucu tutkunu. Çalarak ve insanları tehdit ederek yaşamını sürdürmüş, sonunda o da cinayete teşebbüsten parmaklıklar ardını boylamış. Ama kardeşi çok farklı. Üç çocuk büyütüyor, evliliğinden zevk alıyor ve çok da mutlu görünüyor. Büyük bir firmanın bölge müdürü olarak, işini ilginç ve ödüllendirici buluyor. Fiziksel açıdan sağlam. Alkol ya da uyuşturucu tiryakiliği yok! Peki, hemen hemen aynı çevrede büyüyen bu iki genç, nasıl birbirinden bu kadar farklı olabilmiş? İkisine de ayrı ayrı, diğerinin haberi olmaksızın, "Hayatın neden böyle oldu?" diye sorulduğunda, -şaşılacak şey- ikisi de aynı cevabı veriyorlar. "Böyle bir babayla büyürken başka nasıl olabilirdim ki?" diyorlar.

Hayatımızı olayların kontrol ettiğine, bugün kim olduğumuzu çevrenin saptadığına öyle de kolay inanıyoruz ki! Oysa bundan büyük bir yalan olamaz. Bizi biçimlendiren, hayatımızdaki olaylar değil, o olayların ne anlama geldiğine inandığımızdır.

İki adam Vietnam'da vurulmuş, ardından ünlü Hoa Lo cezaevine konmuşlar. Tek başlarına hücrelerdeymişler. Çimento kalıplarına zincirlerle bağlıymışlar. Sürekli olarak paslı demirlerle dövülüyor, bilgi vermeleri için işkence görüyorlarmış. İçlerinden biri, hayatının sona erdiğine karar vermiş, daha fazla acıdan kaçmak için intih.r etmiş. Diğeri bu katılaştırıcı tecrübeden, kendine, arkadaşlarına ve yaratıcısına daha da çok inanarak çıkmış. Bugün Yüzbaşı Gerald Cofee, geçirdiği bu tecrübeyi kullanarak dünyanın her yanındaki insanlara, insan ruhunun hemen her acı düzeyini, her zorluğu, her sorunu yenecek kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.

İki kadın yetmiş yaşına geliyorlar, ama her biri bu olaya farklı bir anlam yorumluyor. Biri, hayatının sonunun geldiğini "biliyor" Ona göre yetmiş yıl yaşamak demek, vücudunun artık çözülmeye başlaması demek. Bir an önce işlerini toparlaması gerektiğini düşünüyor. Öbür kadın ise, bir insanın herhangi bir yaşta yapabileceklerinin kendi inançlarına bağlı olduğuna karar veriyor, kendine daha yüksek bir standart koyuyor. Dağa tırmanmanın tam yetmiş yaşında başlanacak spor olduğunu düşünüyor. Bundan sonraki yirmi beş yıl boyunca kendini bu yeni ve serüven dolu beceriye adıyor, dünyanın bazı en yüksek tepelerine çıkıyor. Bugün doksan yaşını aşmış olan Hulda Crooks, Fuji dağına tırmanmış en yaşlı kadın olarak tanınıyor.
Görüyorsunuz ya, sorun hiçbir zaman çevrede değil. Hayatımızdaki olaylarda da değil. Sorun, bizim o olaylara verdiğimiz anlamlarda. Bizim onları nasıl yorumladığımızda. Bugün kim olduğumuzu ve yarın kim olacağımızı biçimlendiren bu. Neşeli katkılarla dolu bir ömürle, acılar ve mutsuzluklarla dolu bir ömür arasındaki farkı yaratan, bizim inançlarımız. Mozart'ın Manson'dan farkı da inançlar. Bazı bireyleri kahraman yapan, bazılarını "sessiz bir çaresizlik içinde yaşatan" inançlardır. İnançlarımız hangi amaçla tasarımlanmıştır? Onlar bize, neyin acıya, neyin zevke yol açacağını söyleyen rehber güçtür.

Hayatınızda herhangi bir şey olduğu zaman, beyniniz size iki soru sorar:

1) Bu acı mı, yoksa zevk mi?
2) Şimdi ben acıdan kaçmak ya da zevke ulaşmak için ne yapmalıyım?

Bu iki sorunun cevapları bizim inançlarımıza bağlıdır. İnançlarımız da, neyin acıya ya da zevke yol açacağına ilişkin öğrenmiş olduğumuz genellemeler tarafından güdülmektedir. Bu genellemeler bizim tüm eylemlerimizi güder, dolayısıyla hayatımızın yönünü ve kalitesini de onlar oluşturur.

Genellemeler çok yararlı olabilir. Bunlar yalnızca benzer oluşların teşhisidir. Örneğin, bir kapıyı açmanıza izin veren nedir? Bir kapı kulpuna bakarsınız, daha önce o kulpu hiç görmemiş olduğunuz halde, onu sağa ya da sola çevirip kapıyı itmek ya da çekmekle o kanadın açılacağından genellikle emin olursunuz. Buna neden inanırsınız? Çünkü kapılarla ilgili tecrübeleriniz size bir emin olma duygusu verecek kadar referans biriktirmiştir. Bu emin olma duygusu olmasa, evimizden bile çıkamazdık. Arabamızı da süremezdik, telefonu da kullanamazdık, her gün yaptığımız düzinelerce şeyin hiçbirini yapamazdık. Genellemeler hayatımızı kolaylaştırır ve işlev görmemize izin verir.

Ne yazık ki hayatımızın daha karmaşık alanlarındaki genellemeler bazen durumu aşırı basitleştirir, bazen de sınırlayıcı inançlar yaratır. Belki hayatınızda birkaç kere, belli bir girişimi sürdürmekten vazgeçmişsinizdir. Buna dayanarak da kendinizin maymun iştahlı olduğu inancını geliştirmişsinizdir. Bunun doğru olduğuna bir kere inandınız mı, artık bu kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşür. Kendi kendinize, "Madem ki nasılsa yarım bırakacağım, ne diye deneyeyim?" dersiniz. Ya da belki iş veya ilişkilerle ilgili birkaç kötü karar vermişsiniz, bunu da, her zaman kendi kendinizi "sabote" edeceğiniz biçiminde yorumlamışsınızdır. Belki okulda diğer çocukların öğrendiğini sandığınız hızda öğrenemediğinizi görmüş, kendi öğrenme stratejinizin farklı olduğunu düşünmek yerine, "öğrenme özürlü" olduğunuza karar vermişsinizdir. Olaya bir başka düzeyde baktığımızda, ırkçı önyargılar da aslında koskoca bir grup insanla ilgili toptan genellemelerin ürünü değil midir?

Bütün bu inançların kötü yanı, ilerde kendinizin kim olduğu ve neleri yapabileceğiniz konusunda karar verirken bunların sınırlayıcı işlev görmesidir. Hatırlamamız gereken şey, çoğu inançlarımızın geçmişimizle ilgili genellemeler olduğu, acı ya da zevkli tecrübelerimizi yorumlayış biçimimize dayandığıdır. Bu zorluk üç yönlüdür:

1) Çoğumuz neye inanacağımıza bilinçli olarak karar vermeyiz.
2) Çoğu zaman inançlarımız geçmiş tecrübelerin yanlış yorumuna dayalıdır.
3) Bir inancı bir kere benimseyince, onun yalnızca bir yorum olduğunu unutuveririz.

İnançlarımıza gerçekmişler gibi davranmaya başlarız. Sanki Tanrı'nın emridir her biri. Hattâ uzun süredir inandığımız inançları hemen hiç sorgulamayız bile. İnsanların yaptıkları şeyleri neden yaptığını merak ederseniz, hatırlamanız gereken şey, insanların raslantı yaratıkları olmadığıdır. Bizim tüm eylemlerimiz, inançlarımızın sonucudur. Ne yaparsak, bilinçli ya da bilinç dışı inançlarımızın bunu zevk ya da acı getirici olarak görmesindendir. Davranışlarınızda uzun dönemli ve kalıcı değişiklikler yaratmak istiyorsanız, sizi geri tutan inançları değiştirmeniz gerekir. İnançlarda yaratıcı güç ve yıkıcı güç vardır. İnsanların hayatlarındaki herhangi bir tecrübeyi alıp, ondan kendi güçlerini yok edici ya da kendi hayatlarını kurtarıcı bir anlam çıkarma yeteneği vardır. Bazı insanlar geçmişlerindeki acıyı almış, "Bu yüzden başkalarına yardım edeceğim" demişlerdir.

"Benim ırzıma geçildi ama bir daha kimseye bir zarar gelmeyecek." Ya da derler ki, "Ben oğlumu ya da kızımı kaybettiğime göre, dünyada bir fark yaratmalıyım." Bu, onların inanmak istediği bir şey değildir. Daha çok, parçalanmamak için, güçlü yolda ilerleyebilmek için bu türlü yaklaşımda bulunmak zorunda kalmışlardır. Kendimizi güçlü kılacak anlamları yaratma kapasitesi hepimizde vardır. Ama çoğumuz bu kapasiteyi hiç kullanmayız, varlığını bile bilmeyiz.

Hayatın açıklanamayan trajedilerinin bir nedeni olduğu inancını benimsemezsek, o zaman gerçek anlamda yaşama kapasitemizi mahvetmeye başlıyoruz. Hayatın en acı tecrübelerinden anlam çıkarabilme ihtiyacı, ruh hekimi Viktor Frankl tarafından; özlemlenmiştir. Frankl ile diğer soykırım kurbanları, Auscwitz'in ve başka toplama kamplarının dehşetinden kurtulmuş kimselerdir. Frankl bu "dünya cehennemine" dayanabilenlerin bir ortak özelliği olduğuna dikkat etmişti. Bu tecrübeye dayanabilmek için, çektikleri acıyı değiştirip ona güçlendirici anlam yükleyebiliyorlardı. İçlerinde bir inanç geliştirmişlerdi. Bu acıyı çekip sağ kalınca olup bitenleri anlatacak, bir daha hiçbir insanın böyle acı çekmemesini sağlayacaklardı.

İnançlar yalnız bizim duygularımızla eylemlerimizi etkilemekle de kalmaz. Birkaç saniye içinde vücudumuzu da değiştirebilirler. Yale profesörlerinden, kitapları çok satılan Dr. Bernie Siegel'le bir görüşme yapma zevkine ulaştığımda, inancın gücünden konuşmaya başladık. Bernie bana, "Çok Kişilikli" hastalarından bazıları üzerinde yaptığı bir araştırmayı anlattı. Bu insanların farklı bir kişi haline dönüştüklerine olan inançlarının gücü, sinir sistemlerine kesin bir emir vermelerine yol açıyor, vücutlarının biyokimyasında inanılmaz değişiklikler yaratıyordu. Sonucu mu soruyorsunuz? Vücutları araştırmacının gözleri önünde biçim değiştiriyor, bir anda yeni bir kimlik yansıtmaya başlıyordu. Yapılan çalışmalarda, hastanın göz renginin bile kişiliğiyle birlikte değiştiği, vücudundaki birtakım iz ve işaretlerin silinip tekrar belirdiği gözlemlenmişti! Şeker hastalığı ya da tansiyon gibi sorunlar bile, o kişinin hangi kişiliğe girdiği konusundaki inancına göre gidip gelmekteydi.

İnançlar ilaçların vücuttaki etkisini bile alt etme kapasitesine sahiptir. Çoğu kimseler ilaçların tedavi edici olduğuna inanıyor olsa bile, yeni gelişen psikonöroimmünoloji biliminde (yani zihin-vücut ilişkileri) pek çok kişinin ilaçlara karşı kuşkular taşıdığı, bunun yüzyıllardır böyle olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Hastalıkla o hastalığın tedavisi konusundaki inançlarımız tedavi kadar, hattâ belki tedaviden de güçlü bir rol oynamaktadır. Harvard Üniversitesi'nden Dr. Henry Beecher'ın yaptığı geniş çaplı araştırmaların kesinlikle gösterdiğine göre, biz sonucu ne kadar ilacın etkisine yorumlasak da aslında farkı yaratan hastanın inancıdır. Bunun bir örneği, 100 tıb öğrencisinin katılmasıyla yapılan bir deneyde iki yeni ilacın değerlendirilmesiydi. İlaçlardan biri onlara süper-uyarıcı olarak tanıtılmıştı. Kırmızı kapsül içinde bir tozdu. Diğerinin de süper-sakinleştirici olduğu söylenmişti. O da mavi kapsül içindeydi. Ama öğrencilerin haberi olmaksızın, kapsüllerdeki ilaçlar değiştirilmişti Kırmızıya barbitürat, maviye amfetamin konmuştu. Yine de, öğrencilerin yarısının fiziksel tepkileri, kendi bekledikleri doğrultuda oldu, yani o kimyasal maddenin vücutlarında yaratması beklenenin tam tersi oldu! Bu öğrencilere verilen, plasebo değildi. Gerçek ilaç verilmişti onlara. Ama inançları, ilacın vücutlarındaki etkisini alt etmişti. Dr. Beecher'ın daha sonra söylediği bir söz çok ilginçtir: "İlacın yararı yalnız kendi kimyasal özelliklerinin doğrudan sonucu olmayıp, hastanın o ilacın yararına ve etkinliğine inancının da doğrudan sonucudur."

24uk2.gif
 
Teşekkürler alk78ellerine ,yüreğine sağlık Zerynthiagirlhaha
 
mau59.gif


"İlaçlar her zaman şart değildir, ama inanç her zaman şarttır."
NORMAN COUSINS​
Norman Cousin'ı yedi yıl boyunca tanıma imtiyazına sahip oldum. Ayrıca vefatından bir ay önce banda kaydedilmiş; son görüşmeyi de benimle yapmıştı. O görüşmede, inançlarımızın fiziksel vücutlarımızı ne kadar güçlü biçimde etkilediği konusunda bir olay anlattı.

Los Angeles yakınlarındaki Monterey Park'da yer alan bir futbol maçında, birkaç kişi yiyecek zehirlenmesi belirtileri göstermiş. Onları muayene eden doktor, olayın makineden alınan bir meşrubattan kaynaklandığı kanısına varmış, çünkü hastaların çoğu kendisine gelmeden önce o meşrubattan almışlar. Hoparlörde duyuru yapılmış, kimsenin makineyi kullanmaması istenmiş, bazı kimselerin hastalandığı söylenerek belirtiler tarif edilmiş. Stadda bir anda pandomina kopmuş, insanlar öğürmeye düşüp bayılmaya başlamışlar. Makinenin yanına bile gitmemiş insanlar da hastalanıyormuş! Yerel hastanelerin cankurtaranları o gün çok para kazanmış, habire stada gidip gelmişler, sayısız futbol meraklılarını taşıyıp durmuşlar. Suçun makinede olmadığı anlaşılınca da, bütün herkes "mucize" kabilinden iyileşivermiş.

İnançlarımızın bir anda bizi hasta da iyi de edebileceğini anlamamız gerekmektedir. İnançların bağışıklık sistemimizi de etkilediği kayıtlara geçmiştir. En önemlisi de, inançlar bizi ya eyleme geçme kararına iterler ya da dürtülerimizi zayıflatır, öldürürler. Şu anda bile inançlarınız, şu okuduklarınıza nasıl tepki gösterdiğinizi, bu kitaptaki öğretiler konusunda ne yapacağınızı biçimlendiriyor. Bazen belli bir konuda sınırlamalar ya da güçlülükler yaratan inançlar geliştiririz. Örneğin şarkı söyleyip dans etme yeteneğimiz konusunda, bir arabayı onarma konusunda, yüksek matematik problemlerini çözebilme konusunda... Daha başka inançlar da öyle genel alanlara yayılmışlardır ki, hayatımızın hemen hemen her yönünü, olumlu ya da olumsuz olarak etkiler, kapsarlar. Bunlara ben global inançlar diyorum.

Global inançlar, hayatlarımızdaki her şey hakkında sahip olduğumuz dev inançlardır. Bunlar kendi kimliğimizle, türlü insanlarla, iş kavramıyla, zaman kavramıyla, para kavramıyla ve hayatın kendisiyle bile ilgili olabilirler. Bu dev genellemelerin sonu çoğu zaman, "...'yun', "...dır" gibi seslerle bitmektedir.

Tahmin edebileceğiniz gibi, bu büyüklükteki ve bu çaptaki inançlar, hayatlarımızın her yönünü içlerine alabilirler. Bu konudaki iyi haber, şu anda sahip olduğunuz bir sınırlayıcı inançta bir tek değişiklik yapmakla hayatınızın her yönünü bir anda değiştirebilmenizdir! Unutmayın: İnançlarımızı bir kere kabul ettiğimiz zaman, bunlar sinir sistemimize tartışılmaz emirler biçiminde iletilir, bugünkü ve gelecekteki olanaklarımızı genişletme ya da yok etme gücüne sahip olurlar.

Eğer hayatlarımızı kendimiz yönetmek istiyorsak, inançlarımızın bilinçli komutasını elimize almamız gerekir. Bunu yapabilmek için de, önce bu inançların ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu anlamamız gerekir.

mau59.gif
 
mau59.gif


İNANÇ NEDİR?​
Nedir aslında inanç? Hayatta genellikle bir şeylerden söz eder dururuz ama onların tam ne olduğunu pek bilmeyiz. Çoğu insanlar inançların kendisini bir şey sanırlar, oysa inançlar, bir şey konusunda emin olma durumudur. Eğer, "zeki olduğuma inanıyorum" derseniz, aslında bu, "zeki olduğumdan kendimi emin hissediyorum" demektir. Bu emin olma duygusu, zekice sonuçlar verecek kaynakları kullanabilmenize izin verir. Hepimizin içinde hemen hemen her şeyin cevabı vardır. Ya da en azından, başkaları kanalıyla elde edebileceğimiz cevaplara ulaşma olanağımız vardır. Ama genellikle inançsız oluşumuz, emin olmayışımız, içimizdeki bu kapasiteyi kullanamamamıza yol açar.

Bir inancı anlamanın kolay yollarından biri, onun temel yapı taşını, fikri düşünmektir. Yalnızca düşündüğünüz ama aslında pek inanmadığınız pek çok fikir vardır. Örneğin, kendinizin seksi bir insan olduğu fikrini alalım. Bir an durun ve kendi kendinize, "Ben seksi bir insanım" deyin. Bunun fikir mi, yoksa inanç mı oluşu, bunu söylerken ne derece emin olduğunuza bağlıdır. Eğer; "Eh, pek de seksi değilim" diyorsanız, aslında demek istediğiniz, "Seksi olduğumdan pek de o kadar emin değilim"den başka bir şey değildir.

Biz bir fikri bir inanca nasıl çeviririz? Bu süreci tarif etmek için size bir benzetme modeli sunayım. Fikri ayakları olmayan bir masanın yüzü gibi düşünürseniz, neden fikrin inanç kadar emin olma duygusu yaratmadığını kolaylıkla anlarsınız. Ayakları olmayan masa, kendi kendine duramaz bile. Beri yandan inanç dediğimiz şeyin ayakları vardır. Eğer seksi bir insan olduğunuza gerçekten inanıyorsanız, bunu nereden biliyorsunuz? Bu fikri destekleyecek birtakım referanslarınız var, öyle değil mi? Hayattaki bazı tecrübeler destekliyor onu. İşte bunlar, masanın üstünü sağlamlaştıracak ayaklardır ve inancınızdan emin olmanızı da bunlar sağlar.

Bu referans tecrübeleriniz nasıl şeyler olabilir? Belki insanlar size seksi olduğunuzu söylemiştir. Belki aynaya baktığınızda kendi görüntünüzü, seksi saydığınız insanlarla karşılaştırmış "Hey, ben de onlara benziyorum!" demişsinizdir. Ya da belki sokakta yabancılar size ilgi göstermekte, el sallamaktadır. Bütün bu tecrübelerin tek başına bir anlamı yoktur ama onları kendinizin seksi olduğu fikrinin altına sıraladığınız zaman, anlam kazanırlar. Bunu yaparken ayaklar; o fikri sizin için sağlamlaştırır, ona inanmaya başlamanıza yol açar. O zaman o fikir konusunda emin olursunuz, o da artık fikir değil, inanç olur.

Bu benzetmeyi bir kere anladığınızda, inançlarınızın nasıl oluştuğunu görebilmeye başlar, onları nasıl değiştirebileceğiniz konusunda da biraz fikir sahibi olma yoluna koyulursunuz. Ama daha önce, yeterince ayak bulursak, yani yeterince referans tecrübesi bulursak, hemen her konuda inançlar geliştirebileceğimizi bilmeniz çok önemlidir. Bir düşünün. Yeterince tecrübe yaşamış olduğunuz ya da zorluklardan geçen birilerini tanıdığınız için, insanların kötü olduğuna, fırsat bulurlarsa size kazık atacaklarına inanabilmenizi sağlayacak kadar referans yok mu elinizde? Belki buna inanmak istemiyorsunuzdur. Zaten bunun güçsüzleştirici bir inanç olduğunu da daha önce konuşmuştuk. Ama eğer isterseniz, bunu bir inanç haline getirip altına destekler dayayacak kadar tecrübeniz yok mu? Beri yandan, insanları sever, onlara iyi davranırsanız, onların da aslında iyi olduklarını, size yardım etmek isteyeceklerini gösteren tecrübeleriniz, referanslarınız da yok mu?
Esas mesele, bu inançların hangisinin doğru inanç olduğudur. Ama bunun cevabı belli: Hangisinin doğru olduğunun önemi yoktur. Önemli olan, hangisinin daha güçlendirici inanç olduğudur. İnancımızı destekleyecek, onu daha da güçlü hale getirecek kişileri hepimiz bulabiliriz. İnsan denilen yaratığın akıl yürütme süreci böyle çalışır. Kilit soru yine, o inanç günlük hayatta bizi güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor mu, noktasında düğümlenir. O halde hayatımızda mümkün olan referans kaynakları nelerdir? Tabii ki kendi tecrübelerimizden bir şeyler alabiliriz. Bazen başkalarından edindiğimiz enformasyondan, kitaplardan, bantlardan, filmlerden de alırız. Bazen de referanslarımızı yalnızca hayal gücümüze dayandırarak oluştururuz. Bu referansların herhangi biri hakkında hissettiğimiz duygusal yoğunluk, o ayağın gücünü ve kalınlığını etkileyecektir. En sağlam ve en kalın ayaklar, çok duygu içeren kişisel tecrübelerdir, çünkü bunlar acılı ya da zevkli tecrübeler olmuştur. Bir başka faktör de, elimizdeki referansların sayısıdır. Elbette ki bir fikri destekleyecek ne kadar çok referans varsa, o konudaki inancınız da o kadar güçlü olacaktır.

Referanslarınızı kullanmak istemeniz için, doğru olmaları gerekli midir? Hayır, gerçek ya da hayalî olabilirler, doğru ya da yanlış olabilirler. Çok doğru saydığımız kendi tecrübelerimizi bile, yine de bizim kişisel bakış açımız çarpıtmış olabilir. İnsanlar bu tür çarpıtmalara ve uydurmalara yönelebildikleri için, inançlarımızı oluşturmakta kullanabileceğimiz referans ayakları hemen hemen sınırsızdır. Bunun kötü yanı, referanslarımız nereden gelirse gelsin, onları gerçekmiş gibi kabul etmemiz ve bir daha sorgulamamamızdır! Benimsediğimiz inançlara göre, bunun çok olumsuz etkileri olabilir. Aynı şekilde, bizi rüyalarımızın yönünde ilerletecek hayalî referansları görebilme gücümüz de vardır. İnsanlar bir şeyi yeterince canlı biçimde hayal ettiklerinde, gerçek tecrübeden algılamış kadar başarılı olabilmektedirler. Bunun nedeni, beynimizin gerçekten olmuş bir şeyle, bizim canlı biçimde hayalimizde yarattığımız bir şey arasındaki farkı ayırt edememesidir. Yeterli duygusal yoğunluk ve tekrarlarla, sinir sistemimiz bir şeyi gerçek olarak algılar - o şey henüz olmamışsa bile-.

Büyük başarılara ulaşanların hangisiyle görüşsem, kendilerini başaracaklarından emin duruma getirme yeteneğine sahip olduklarını bulguladım. Başarmak istedikleri şeyi kendilerinden önce hiç kimse başaramamış olsa bile. Hiç referans yokken referanslar yaratabilmiş, imkânsız gibi gözüken şeyi başarmışlardır.

Bilgisayar kullanan herkes herhalde "Microsoft" adını tanır. Birçok kimsenin bilmediği şey ise, o şirketin iki kurucusundan biri olan Bill Gates'in, şansı yaver gitmiş bir dahî olmadığı, yalnızca inancını destekleyecek referansları olmaksızın adım atma cesaretini gösteren biri olduğudur. Albuquerque şirketinin "kişisel bilgisayar" diye bir şey geliştirmekte olduğunu, BASIC yazılıma ihtiyaç duyduğunu işittiğinde, hemen onları aramış, istediklerini verebileceğini söylemiştir, oysa o anda elinde öyle bir şey hazır değildir. Bir kere taahhüde girince de bir yolunu bulmak zorunda kalmıştır. Onun asıl dehası, bir emin olma duygusu yaratabilmektir. Onun kadar zeki başkaları da vardır ama o bu emin olma duygusunu kullanarak kendi kaynaklarına uzanabilmiş, birkaç hafta içinde de ortağıyla ikisi, "personal computer"i gerçekleştirebilecek yeni bir dili yazmayı başarmışlardır. Kendini ortaya atıp bir yolunu bulmakla Bill Gates o gün, insanların işlerini yapış biçimini farklılaştıran bir değişiklik yaratmış, otuz yaşındayken milyarder olabilmiştir. Emin olmak, insana güç getirir!

"Dört dakikalık mil"in hikâyesini biliyor musunuz? Binlerce yıldan beri insanlar, bir milin dört dakikadan kısa zamanda koşulamayacağına inanmışlardır. Ama 1954 yılında Roger Bannister bu önemli inancı da yıkmıştır. İmkânsız olanı kendine yaptırmayı başarmış, bunu yalnız fiziksel egzersizle değil, olayı sürekli olarak aklında prova etmekle, dört dakika engelini hayalinde defalarca, büyük duygu yoğunluklarıyla aşmakla, kafasında çok canlı referanslar yaratıp kendi sinir sistemine sonuç alacak emirleri verdirmeyi sağlamakla başarmıştır. Ama birçok insan, onun bu başarısının asıl başkalarına olan etkisini anlayamamışlardır. Başlangıçta, dört dakika duvarını hiç kimsenin aşamayacağı sanılmıştır. Ama Roger'in o rekoru kırmasının üzerinden bir yıl geçmeden, 37 koşucu daha aynı işi başarmıştır. Onun örneği, diğerlerine öyle güçlü referanslar sunmuştur, öyle bir emin olma duygusu getirmiştir ki, artık "imkânsız"ı onlar da başarabilmişlerdir. Daha sonra 300 koşucu daha aynı şeyi yapmıştır!

mau59.gif
 
mau59.gif


"Benim için gerçek inanç, gücümü en iyi kullandıran, değerlerimi en iyi eyleme geçiren inançtır."
ANDRE GİDE​
İnsanlar kendilerinin kim olduğu ve neler yapabilecekleri konusunda sınırlayıcı inançları pek sık geliştirirler. Geçmişte başarılı olmadıkları için, gelecekte de başarılı olamayacaklarına inanırlar. Sonuç olarak, duyacakları acının korkusuyla, sürekli olarak "gerçekçi" davranmaya odaklanırlar. İkide bir "gerçekçi olalım" diyen insanların çoğu, aslında korku içinde yaşamaktadırlar, yeniden hayal kırıklığına uğramaktan çok korkmaktadırlar. O korkudan ötürü, kendilerini kararsızlığa iten inançlar geliştirirler, tüm güçlerini kullanmaz, tüm ellerinden geleni yapmazlar, sonunda da sınırlı sonuçlar alırlar.

Büyük liderlerin "gerçekçi" olduğuna pek seyrek rastlanır. Zekidirler, söyledikleri hep doğru çıkar ama başka insanların standartlarına göre hiç de gerçekçi sayılmazlar. Ne var ki, bir insan için gerçekçi olan şey, bir başka insan için gerçekçi olan şeyden çok farklıdır, çünkü bu insanların referansları değişiktir.

Gaadhi, İngiltere'ye şiddetsiz karşı çıkmakla Hindistan'ın özerkliğini sağlayabileceğine inanıyordu. Bu daha önce hiç yapılmamış bir şeydi. Buna inanırken, gerçekçi davranıyor değildi ama sonunda doğru çıktığı da kesindir. Yine buna benzeyen bir olayı alalım. Birinin çıkıp, insanlara mutluluk vermek için bir portakal bahçesinin ortasına lunapark kurması, gelenlerden yalnız oyuncaklara binmek için değil, içeriye girmek için bile bilet parası alması da gerçekçi değildir! O sıralar dünyada böyle bir park yoktu. Ama Walt Disney öyle emindi ki dünyada yaşamış kimseler arasında bu derece emin olanı az bulunurdu. Onun bu iyimserliği, olayları da değiştirdi.

Hayatta bir hatâ yapacaksanız, bari kapasitenizi fazla yüksek sandığınız için yapın (yeter ki hayatınızı çıkmaza sokacak bir şey olmasın). Bu arada söyleyeyim, bunu yapmak da kolay değildir, çünkü insan kapasitesi çoğumuzun hayal edemeyeceği kadar büyüktür. Pek çok araştırmalar, karamsar kişilerle aşırı iyimser kişilerin farklarına eğilmiştir. Yeni bir beceriyi öğrenmeye kalkıştıktan sonra, karamsarlar her zaman için o işi yapabilme düzeylerini çok daha sağlıklı değerlendirmişler, iyimserler ise kendilerini gerçekte olduğundan daha etkin sanmışlardır. Ama gelecekteki başarılarının sırrı da bu gerçekçilikten uzak tahminleri olmuştur, iyimserler sonunda o işin ustası olurken, karamsarlar başarısızlığa uğramaktadır. Neden mi? Çünkü iyimserler ellerinde bu konudaki başarıya ait bir referans bulunmamasına, hattâ belki başarısızlığa ait referanslar bulunmasına rağmen, bunları görmezden gelebilmekte, üzerinde "beceremedim" ya da "yapamayacağım" yazılı masa üstlerini hiç monte etmeden bırakabilmektedirler. Buna karşılık, bu iyimserler, bazı iman referansları geliştirmekte, hayallerini zorlayarak gelecek sefer işi farklı yapıp başarılı olduklarını canlandırabilmektedirler. İşte bu benzersiz yetenek, bu benzersiz odaklanma, gerekli farklılıkları ve üstünlükleri edinip en yukarılara yükselecek kadar sebat etmelerini mümkün kılmaktadır. Birçok kişinin başarıya ulaşamaması, geçmişteki başarı referanslarının az sayıda olmasındandır. Ama iyimser insan, "Geçmiş, geleceğin tıpkısı değildir" biçiminde inançlarla iş görmektedir. Bütün büyük liderler, hayatın herhangi bir alanında başarı göstermiş bütün insanlar, kafalarındaki vizyonu sürekli olarak izlemenin değerini bilirler. Hem de henüz o işin nasıl başarılacağı konusunda en küçük bir ayrıntı bile ortada yokken. Eğer güçlü inançların getirdiği o sarsılmaz emin olma duygusunu geliştirebilirseniz, o zaman kendinize hemen her şeyi yaptırabilir, hattâ başka insanların imkânsız dediği şeyleri bile gerçekleştirebilirsiniz.

mau59.gif
 
mau59.gif


"Her gerçeğin etkin ve inkâr edilmez bir varlığa kavuştuğu yer, ancak insanın hayalidir. Sanatın da hayatın da esas ustası, icat değil, hayaldir."
JOSEPHCONRAD​
Bir insanın hayatında, üstesinden gelinmesi şart olan en büyük zorluklardan biri de, "başarısızlıkları" nasıl yorumlayacağını bilmektir. Yenilgileri nasıl ele aldığımız ve neleri saptadığımız, kaderimizi biçimlendirecek sebeptir. Unutmamamız gerekir ki, hayatımızın biçimlenmesine her şeyden çok etki yapacak olan, karşımıza çıkan muhalefetle ve zorluklarla başa çıkma biçimimizdir. Bazen acıyla ve başarısızlıkla ilgili öyle çok referansımız vardır ki, bunları toplayarak, yapacağımız hiçbir şeyin durumu daha iyiye götüremeyeceği inancını geliştiririz.

Bazı kimseler her şeyin amaçsız olduğunu, insanoğlunun çaresiz ve değersiz bir yaratık olduğunu, neyi denerlerse denesinler, nasılsa başarısız olacaklarını hissetmeye başlarlar. Eğer hayatımızda başarılara ulaşmak istiyorsak, bu tür inançlara asla yüz vermememiz gerekir. Bu inançlar bizim kişisel gücümüzü elimizden alır, eyleme geçme yeteneğimizi yok eder. Psikolojide bu tür yıkıcı zihinsel durumun bir adı bile vardır: Öğrenilmiş çaresizlik.

İnsanlar bir alanda yeterince başarısızlık biriktirdikleri zaman (ki bazıları için ne kadar azının yeterli olduğuna şaşarsınız), çabalarını yararsız görmeye başlarlar, öğrenilmiş çaresizliğin getirdiği kalkıcı bir cesaret kaybına sürüklenirler.

Kendi değerini çok küçük görmeye başlayan Bob, sonunda caddelerde kasis görevi yapmak üzere işe girdi.

Pennsylvania Üniversitesinden Dr. Martin Seligman, insanlarda öğrenilmiş çaresizliği nelerin yarattığı konusunda kapsamlı araştırmalar yapmıştır. Öğrenilmiş İyimserlik adlı kitabında, bizi hayatımızı mahvedecek karamsarlıklara ve çaresizliklere sürükleyecek üç belirli inanç motifinden söz etmektedir. Kendisi bu üç kategoriyi, kalıcılık, kapsamlılık ve kişisel diye isimlendirmiş bulunmaktadır.

Ülkemizin en başarılı insanlarından pek çoğu, çok büyük sorunlarla ve engellerle karşılaştıkları halde başarıya ulaşmışlardır. Bu sebat eden insanlarla vazgeçenler arasındaki fark, esas olarak, bu sorunları kalıcı olarak görüp görmemeleriyle ilgilidir. Başarılı insanlar sorunları ya pek seyrek olarak kalıcı görürler ya da hiçbir zaman kalıcı görmezler. Ne yaparsanız yapın bir durumu değiştiremeyeceğinize inanırsanız, bunu da şimdiye kadar değiştirememiş olmanıza dayandırırsanız, bünyenize zehir akıtmaya başlarsınız.

Sekiz yıl önce ben kayacağım kadar aşağıya kaymış, hiçbir şeyin durumu tersine çeviremeyeceğine inanmış durumdayken, sorunlarımın kalıcı olduğuna inanıyordum. Duygusal ölüm diyebileceğim duruma hiç bu kadar yakın olmamıştım. Bu inanca öyle çok acı bağladım ki, sonunda inancı yok etmeyi başardım. Bir daha da öyle bir inanca yönelmedim. Siz de öyle yapmalısınız.

Eğer kendinizin ya da sevdiğiniz birinin, bir sorun hakkında kalıcı dediğini duyarsanız o kişiyi hemen sarsıp kendine getirmenin zamanıdır. Hayatınızda ne olursa olsun "Bu da geçer" sözüne inanmanız, sebat edince bir yolunun bulunabileceğine inanmanız şarttır. Kazananlarla kaybedenler, yani iyimserlerle karamsarlar arasındaki ikinci fark da sorunlarının kapsamlılığıyla ilgili görüşleridir.

İyimser biri hiçbir zaman sorunu kapsamlı görmez, yani bir tek sorunun tüm hayatını kontrol ettiğine inanmaz. Daha çok; "Eh, bu benim yemek yeme biçimimle ilgili küçük bir sorun" der. Yoksa asla; "Sorun benim kendimde. Çok yediğim için hayatım mahvoluyor" demez. Buna karşılık karamsar olanlar, öğrenilmiş çaresizliği seçenler, bir tek alanda isi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar diye, kendilerini berbat biri, başarısız biri olarak görürler! Mâlî zorluklarla dolu bir dönem yaşıyorlar diye, bütün hayatlarının mahvolduğuna inanırlar, artık çocuklarına da bakamayacaklardır, eşleri de onları terk edecektir, falan filan. Çok geçmeden her şeyi genelleştirip kontrolden çıkarır, büsbütün çaresizlik hissederler. Lütfen şimdi de hem kalıcılık hem de kapsamlılık faktörlerinin birarada işlediğini düşünün! Kalıcılığın da kapsamcılığın da çaresi, hayatınızda kontrolünü ele alacak bir şey bulmak, o yönde eyleme geçmeye başlamaktır. Bunu yaparken, diğer sınırlayıcı inançların bazıları da kaybolmaya başlar.

Son inanç kategorisi de Seligman'ın kişisel dediği türdür. Burada sorunu kişisel olarak görmekten söz ediyorum. Eğer bir başarısızlığı, yaklaşımımızı değiştirmek için bir dürtü olarak görmüyor da, kendimizle ilgili bir problem olarak görüyorsak, onu kendi kişisel kusurumuz sayıyorsak, bu baskının altında çabucak eziliriz. İnsan tüm hayatını nasıl değiştirebilir ki? deriz. Bu iş, belli bir alandaki eylemlerinizi değiştirmekten çok daha zor değil mi? Sorunları kişisel kusur saymaktan uzak durun. Durmadan dövünmekle ne kadar ilham bulabilirsiniz ki? Bu sınırlayıcı inançları sürdürmek, vücudunuza habire ufacık dozlarda arsenik sokmak gibidir. Zaman içinde bu birikim öldürücü doza ulaşır. Gerçi hemen ölmeyiz, ama o doza ulaştığımız anda, duygusal olarak ölmeye başlarız. Demek ki bunlardan ne pahasına olursa olsun uzak durmamız gerekmektedir. Unutmayın ki bir şeye inandığınız sürece, beyniniz otomatik pilotta çalışır, çevreden gelen girdileri süzer, o inancı destekleyecek referansları arar.

mau59.gif
 
mau59.gif


"Kişi zengin olsun, yoksul olsun, hastalığı iyileştiren de mutsuzluğu mutlu kılan da zihindir."
EDMUND SPENSER

BİR İNANÇ NASIL DEĞİŞTİRİLİR?​
Bütün kişisel hamleler, inançlarda bir değişiklikle başlar. O halde nasıl değişeceğiz? Bunun en etkili yolu, beyninizi harekete geçirip eski inanca çok büyük acılar bağlamaktır. Bu inancın geçmişte size acı verdiğini tâ yüreğinizde hissetmeniz, ayrıca şimdi de size acı getirdiğine, gelecekte getireceklerinin de ancak acı olabileceğine derinden derine inanmanız gerekir.

Ondan sonra da yeni, güçlendirici bir inanç benimseme fikrine çok büyük zevkler bağlamanız gerekir. İşte hayatımızda değişiklik yaratmanın bu temel modelini tekrar tekrar gözden geçireceğiz. Unutmayın, ne yaparsak, ya acıdan kaçmak ya da zevke kavuşmak için yaparız. Eğer bir şeye yeterince acı bağlarsak, mutlaka değişiriz. Bir konuda bir inanca sahip olmamızın tek nedeni, ona inanmamaya büyük acılar bağlamış oluşumuz ya da o inancı ayakta tutmaya büyük zevkler bağlamış oluşumuzdur.

İkincisi, zihninizde kuşkular yaratın. Kendinize karşı gerçekten dürüstseniz, yıllar önce canla başla savunduğunuz bazı inançların bugün sizi utandırdığını belki kabullenebilirsiniz.

Ne olmuştur o geçen zamanda? Bazı şeyler sizin kuşku duymanıza yol açmıştır. Belki yeni bir tecrübe, belki eski inancınızın tersi bir örnek. Belki birkaç Rusla karşılaşmış, onların da sizin gibi insanlar olduğunu, "hain imparatorluk" gibi bir kavramın parçası olmadıklarını görmüşsünüzdür. Bence bugün çoğu Amerikalılar, Sovyet vatandaşlarına yüreklerinde büyük merhametle bakıyorlar, çünkü onları, ailelerine bakma savaşı veren insanlar olarak görüyorlar. Bizim bakış açımızı değiştiren şeylerden biri de, değiş tokuş programları sayesinde Rusları görmüş, ne kadar ortak yönümüz olduğunu keşfetmiş oluşumuzdur. Edindiğimiz yeni tecrübeler, kendimize sorular sormamızı sağlamış, emin olma durumumuzu bozmuş, referans ayaklarımızı sallamaya başlamıştır.

Ama yeni tecrübe tek başına bir inanç değişikliğini garantiye alamaz. İnsanlar inançlarının taban tabana zıttı bir tecrübe yaşayıp, onu bile aynı inancı destekleyecek biçimde yorumlamayı becerirler. Saddam Hüseyin bunu Körfez Savaşı sırasında hepimize göstermiş, çevresindeki onca yıkıma rağmen savaşı kazanıyor olduğunu söyleyip durmuştur. Kişisel düzeyde bakarsak, benim seminerlerimden birine katılan bir kadın bir dizi benzersiz zihinsel ve duygusal durumlara girmeye başlamış, benim Nazi olduğumu, salondaki insanları, havalandırmadan gelen görünmez gazlarla zehirlemeye çalıştığımı söylemişti. Konuşmamın temposunu yavaşlatarak onu sakinleştirmeye çalıştım. Bu benim standart sakinleştirme yaklaşımımdı. Kadın hemen "Bakın işte, konuşmanızı etkilemeye başladı, diliniz dolaşıyor!" dedi. O salonda ne olursa olsun, her şeyi kesinlikle, hepimizin zehirlenmekte olduğu inancını destekleyecek biçimde kullandı. Sonunda onun motifini yıkmayı başardım. Bu nasıl mı yapılır? Onu da bir sonraki bölümde konuşacağız.

Yeni tecrübelerin değişiklik yaratması, ancak inançlarımızı sorgulamamıza yol açarlarsa mümkündür.

Unutmayın ki ne zaman bir şeye inansak, artık o inandığımız şeyi bir daha sorgulamayız. İnançlarımızı dürüstçe sorgulamaya başladığımız anda, artık o konuda o kadar emin olamayız. Bilişsel masaların referans ayaklarını sallamaya başlamışız demektir. Bunun sonucunda da, kesin emin olma durumundan çıkarız. Siz bir şeyi yapabilme yeteneğinizden hiç kuşku duydunuz mu? Nasıl oldu bu? Herhalde kendinize birtakım zayıf sorular sormuşsunuzdur: "Neden beceremedim?", "Neden olmuyor?", "Ya benden hoşlanmazlarsa?"... Ama sorular, eğer körü körüne kabul ettiğimiz bir inancın geçerliliğini sorgulamaya yönelikse, son derece güçlendirici de olabilirler. Aslında inançlarımızın çoğu, başkalarından duyup o sıra sorgulamadığımız enformasyona dayalı şeylerdir. Onları bir incelersek, yıllardır bilinçaltımızda inandığımız bir şeyin bir dizi yanlış varsayıma dayalı olduğunu görebiliriz.

Eğer daktilo ya da bilgisayar kullanıyorsanız, şu örnekten hoşlanacağınızdan eminim. Sizce harflerin, rakamların ve işaretlerin, satılan tüm makinelerin %99'unda belli bir biçimde dizilişi, neden dünyanın her yerinde kabul görüyor? (Bu arada söyleyeyim, ben QWERTY klavyeden söz ediyorum. Eğer hiç klavye kullanıyorsanız, bu harflerin en üst sırada, soldan sağa doğru böyle dizildiğini görürsünüz.) Besbelli bu sıralama, yazarken en büyük hıza ulaşabilmek için böyle yapılmıştır, değil mi? Çoğu insan da bu konuda hiç soru sormaz. Çünkü QWERTY 120 yıldan beri var olan bir şeydir. Ama aslında QWERTY, düşünebileceğiniz en verimsiz sıralamadır! Başka pek çok diziliş, bu arada da Dvorak Basitleştirilmiş Klavye, hem hatâları azaltmakta hem de hızı artırmakta kendini defalarca kanıtlamıştır. İşin aslı nedir, biliyor musunuz? Başlangıçta QWERTY, insanların yazma hızını yavaşlatsın diye böyle tasarımlanmıştır, çünkü makineler henüz çok yavaş çalıştığı için, aşırı hız bazı takılmalara ve tıkanmalara yol açar diye korkulmuştur. Peki, biz 120 yıldan beri QWERTY klavyeye neden takılıp kaldık? 1882 yılında, herkes daha harfi arayarak tek parmakla daktilo yazdığı günlerde, sekiz parmakla hızlı yazma yolunu keşfeden bir kadın, bir başka daktilo öğretmeniyle yarışmaya davet edilmiş. Kâşif kadın kendisini temsil etmek üzere profesyonel bir erkek daktilo tutmuş. Bu adam QWERTY klavyeyi ezbere biliyormuş. Bu ezberin ve sekiz parmak yönteminin yardımıyla, farklı bir klavye kullanan rakibini yenmeyi başarmış. O günden sonra QWERTY artık "hız" sözüyle eş anlama gelmeye başlamış, hiç kimse de bu referansı sorgulamadığı için, geçerli olup olmadığı ortaya çıkarılamamış. Acaba günlük hayatınızda, kendinizin kim olduğunuz, neyi yapabilip neyi yapamayacağınız, insanların nasıl davranması gerektiği, çocuklarınızın ne gibi yetenekleri olduğuyla ilgili inançlarınızdan kaç tanesini hiç sorgulanmıyorsunuz? Bunlar güç kesen inançlar olabilirler, bunları kabul etmek hayatınızı sınırlıyor olabilir ve siz hiç farkında bile olmayabilirsiniz!

Herhangi bir şeyle ilgili yeterince sorgulama yaparsanız, sonunda o şeyden kuşkulanmaya başlarsınız. Bunlara hiç kuşkusuz, kesinlikle inandığınız şeyler de dahildir.

Yıllar önce, ABD ordusuyla çalışmak gibi benzersiz bir tecrübe yaşadım. Bazı belirli ihtisas dallarındaki eğitimi kısaltabilme amacına dönük olarak onlarla bir anlaşma imzalamıştım. Çalışmalarım öyle başarılı oldu ki, "çok gizli" soruşturmasından geçtim, CIA'in en üst yöneticilerinden birini modelleme olanağı buldum. Bu kişi teşkilâtın en dibinden başlamış, kendi çalışmalarıyla bu mevkiye yükselmişti. İnanın bana, onun ve onun gibilerin, insanlarda inançları sarsmak ve değiştirmek konusunda öğrendikleri, akıl durdurucu düzeyde. Öyle bir ortam yaratıyorlar ki, insan her zaman inanageldiği şeyden kuşku duymaya başlıyor. Sonra ona yeni fikirler ve tecrübeler sunup, yeni inançları desteklemesini sağlıyorlar. Bir insanın inançlarını ne kadar hızlı değiştirebildiklerini seyretmek insana korku veriyor, bir yandan da içinde hayranlık uyandırıyor. Ben de bu teknikleri, kendi güçsüzleştirici inançlarımdan kurtulup yerine güçlendirici inançlar yerleştirebilmek için kullanmayı öğrendim.

İnançlarımız farklı düzeylerde duygusal yoğunluk ve farklı düzeylerde emin olma durumu getirirler. Her birinin ne kadar yoğun olduğunu bilmek önemlidir. Ben inançları üç sınıfa ayırıyorum: Görüşler, inançlar ve iman. Görüş, oldukça emin olduğumuz bir şeydir ama geçici olarak eminizdir, çünkü bu durum kolay değişebilir. Bilişsel masa üstümüz, kontrolü yapılmamış, sallantılı referanslar tarafından desteklenmektedir. Bunlar belki izlenimlere bile dayalı olabilir. Örneğin, çoğu insan başlangıçta George Bush'un mızmızın biri olduğuna inanırdı, nedeni de yalnızca sesinin tonuydu. Ama Saddam Hüseyin Kuveyt'i işgal ettiğinde, dünya liderlerinin desteğini nasıl sağlam biçimde kazandığını görünce, kamuoyunun görüşü büyük ölçüde değişti. Bush o zaman, yakın tarihin her başkanından daha yüksek bir popülerlik mevkiine yerleşti. Siz bu paragrafı okuyuncaya kadar, bu kültürel görüş belki yine değişmiş olacaktır. Görüşler böyledir işte. Kolayca değişirler. Genellikle de kişilerin o an için kullandığı bir avuç referansa dayanarak değişirler. İnanç ise, çok daha geniş alana yayılmış referans ayakları topladığımız zaman oluşur, özellikle de o referans ayakları, güçlü duygular beslediğimiz konularla ilgiliyse ortaya çıkar. Bu referanslar bize o konuda tam bir emin olma duygusu verirler.

Daha önce de söylediğim gibi, bu referanslar çok çeşitli biçimlerde gelebilir: Kişisel tecrübelerimiz de, başka kaynaklardan aldığımız enformasyon da canlı biçimde hayal ettiğimiz şeyler de referans olabilir. İnançları olan insanların emin olma duygusu öyle güçlüdür ki, yeni girdilere kapalı durumlara geldiklerine çok sık rastlanır. Ama onlarla iletişimde bir uyum sağlamışsanız, bu kapanmayı açabilmeniz, referanslarını sorgulamalarını sağlamanız, bunun sayesinde de yeni girdilere kapı açmalarını gerçekleştirmeniz mümkündür. Böylece eski referanslara karşı kuşku başlar, yeni inanca yer açılır. Ama iman, inancı da aşar, bunun da nedeni, kişinin o fikre bağladığı yoğun duygu yüküdür. Bir konuya iman getirmiş olan kişi, yalnız emin olmakla kalmaz, imanı sorgulandığında kızıp öfkeye kapılır.

İman getirmiş kişi, sorgulama işine tümüyle dirençlidir. Bir an için bile sorgulatmaz. Yeni girdiye de son derece dirençlidir. Bunu hemen hemen bir tutku düzeyine getirmiştir. Örneğin yobazlar, yüzyıllar boyunca kendi kafalarındaki Tanrı fikrinin doğru olduğuna iman getirmiş, bunu sürdürebilmek için öldürmeyi bile göze almışlardır. Böyleleri nice kere kutsal görünümlere bürünerek, gerçek inananların imanını da sorgulamaya kalkmıştır. Guyana'da yaşayan bir grup insanın, peygamber bozuntusu Jim Jones'un yönlendirmesiyle kendi çocuklarına siyanitli Kool-Aid içirerek onları öldürmesine de yol açan budur.

Elbette ki tutkulu iman yalnız fanatiklerin tekelinde de değildir. Bir fikre, ilkeye ya da amaca yeterince yüksek düzeyde adanan herkes için söz konusu olabilir. Örneğin yeraltı nükleer deneylerine çok karşı olan birininki inançtır. Ama eyleme geçen, hattâ başkalarının hoşlanmadığı, onaylamadığı tür eyleme geçen biri, örneğin nükleer tesisin önünde protesto yürüyüşüne katılan biri, iman getirmiştir. Eğitim sistemimizi beğenmeyen birininki inançtır ama bu konuda bir fark yaratmak için okuma-yazma kampanyasına gönüllü katılan birininki, imandır.

Kendine ait bir buz hokeyi takımı olmasını isteyen kişininki, görüştür, ama böyle bir takımı satın alabilmek için her türlü yola başvurmaya kalkarsa, imandır. Farkı nedir diye mi soruyorsunuz? Fark elbette ki insanın bu uğurda göze almaya hazır olduğu eylemlerde. Aslında imanı olan kişiler kendi inançları konusunda öyle ihtiraslıdır ki, bu uğurda reddedilmeyi de, kendilerini gülünç duruma düşürmeyi de göze alabilirler.

Herhalde inançla imanı birbirinden ayıran en büyük faktör, imanın tetiğini genellikle çok önemli duygusal olayların çekmesi ve bu olaylar sırasında beyinde bağlantılar kurulmasıdır. Kişi kendine, "Buna inanmazsam, büyük acılar çekeceğim," der. "Eğer bu inancı değiştirirsem gerçek kimliğimi feda etmiş olurum. Yıllardır hayatım neleri temsil etmişse, hepsini feda etmiş olurum." Bu durumda o imana bağlı kalmak, kişinin varlığını sürdürmesi için şart olmaktadır. Bu çok tehlikeli olabilir, çünkü inançlarımızın doğru olmama ihtimalini düşünmek bile istemeyecek hale geldiğimizde, kendimizi bir katı kalıba mahkûm edebiliriz, o da uzun vadede bizi başarısızlığa mahkûm edebilir. Bazen belli bir konuda inanç sahibi olmak, iman sahibi olmaktan daha uygundur.

Bir de iyi yanına bakarsak, iman bizim içimizde uyandırdığı ilham sayesinde bizi çok güçlü kılabilir, çünkü bizi eyleme geçmeye mecbur eder. Yale Üniversitesi, psikoloji ve siyasal bilimler profesörü Robert P. Abelson'a göre, "İnançlar sahip olduğumuz bir mal gibidir. İman ise daha değerli mallarımızdır, kişi onlara sahip olmak için ihtirasla çalışır, daha büyük çaplı ya da bireysel çabalarla o amacı, projeyi, dileği ve arzuyu gerçekleştirme peşine düşer."

Genellikle hayatınızın herhangi bir alanında beceri yaratmak için yapabileceğiniz en iyi şey, bir inancı iman düzeyine çıkarmaktır. Unutmayın ki imanda sizi eyleme itecek güç vardır, her türlü engeli aşmaya hazır kılar sizi. Bunu inançlar da yapabilir ama hayatınızın bazı alanları belki imanın o aşırı duygusal yoğunluğuna ihtiyaç gösterebilir.

Örneğin, hiçbir zaman şişman bir insan olmama konusunu iman haline getirmişseniz, sürekli olarak sağlıklı yaşam biçimlerini seçersiniz, hayattan daha çok zevk almanızı sağlayan, belki sizi kalp krizinden de koruyacak olan yollara yönelirsiniz. Zeki bir insan olduğunuza iman getirmişseniz, hayatınızın en zor zamanlarında olayları tersine çevirebilmenizi sağlayacak yolları bulabilirsiniz.

mau59.gif
 
mau59.gif


O halde bir iman yaratmanın yolu nedir?​
1) Önce bir temel inançla başlayın.

2) Yeni ve güçlü referanslar ekleyerek inancınızı güçlendirin.

Diyelim ki bir daha et yememeye karar verdiniz. Bu kararınızı güçlendirmek için, vejateryen hayat biçimini seçmiş kimselerle konuşun. Onların bu tür yemeyi seçmesine neler sebep olmuştur?, Bu yeme biçiminin sağlıklarına ve hayatlarının diğer alanlarına etkileri ne olmuştur? Buna ek olarak, hayvansal proteinin yarattığı psikolojik etkileri de incelemeye, öğrenmeye başlayın. Ne kadar çok referans geliştirirseniz, referanslarınız ne kadar duygu yüklü olursa, imanınız da o kadar güçlü olacaktır.

3) Bundan sonra, tetiği çekecek bir olay bulun ya da kendiniz yaratın.

Kendinizi bağlayabilmek için, "Yapmazsam bana maliyeti ne olur?" diye sorun. Sizin için duygusal yoğunluk yaratacak sorular sorun. Örneğin eğer geliştirmek istediğiniz iman, hiçbir zaman uyuşturuculara el sürmemekle ilgiliyse, uyuşturucu bağımlılığının acı sonuçlarını kendiniz için gerçek hale getirmek amacıyla filmler seyredin, daha da iyisi, uyuşturucu bağımlılarının barındığı bir yere gidip bakın. Sigarayı bırakmaya ahdetmişseniz, hastanenin yoğun bakım bölümüne gidin, oksijen çadırında yatan emfisma hastalarını görün ya da sigara içen birinin kararmış ciğerlerinin röntgenlerine bakın. Bu tür tecrübelerde, size adımı attıracak, olayı gerçek bir iman haline dönüştürecek güç vardır. İman sınıfına giren inançların bir zorluğu, çoğu zaman, başka insanların sizin inançlarınıza gösterdiği hevese dayalı durumda bulunmasıdır. Yani insanlar çoğunlukla bir şeye, başka herkes de inandığı için inanırlar. Buna psikolojide sosyal kanıt denmektedir. Ama sosyal kanıt da her zaman doğru değildir. İnsanlar ne yapacaklarından pek emin olamadıkları zaman, başkalarına bakıp rehberlik ararlar. Dr. Robert Cal Dini'nin Etki adlı kitabında, klasik bir deney anlatılmaktadır.

Birisi, "Tecavüz!" diye çığlık atarken, rol almış iki kişi bu çağrıya hiç aldırmadan oradan geçmektedir. Üzerinde deney yapılan kişi ise, esasen çağrıya cevap vermesi gerekip gerekmediğini bilememekte ama iki kişinin aldırmadan geçtiğini görünce, imdat çağrılarının önemsiz olduğunu düşünüp o da aldırmamaktadır.
Sosyal kanıt'ı kullanmak, hayatınızı büyük ölçüde sınırlayacak bir şeydir. O zaman hayatınız biraz daha "herkese ait" duruma gelir. İnsanların kullandığı en güçlü sosyal kanıtlardan biri, enformasyonu "uzmanlardan" almaktır. Ama uzmanlar her zaman haklı mıdır? Tıp alanını bir düşünün. Son zamanlara kadar doktorlar, sülüklerin tedavi edici özelliklerine kesinlikle inanırlardı! Bizim kuşağımızda bile, doktorlar hamile kadınlara sabah bulantılarını önleyecek ilaçlar verirlerdi. Sonra Bendectin adlı o ilacın doğum kusurlarına yol açabileceği saptandı. Tabii doktorların bu ilacı reçetelerine yazmaları, ilaç şirketlerinin, yani ecza uzmanlarının, onlara bunun var olan ilaçlar arasında en iyisi olduğunu söylemelerinden ötürüydü. Bundan alınacak ders nedir? Uzmanlara körü körüne güvenmek akıl kârı değildir. Benim söylediğim her şeyi de körü körüne kabullenmeyin! Siz her şeyi kendi hayatınız açısından düşünün, sizin için anlam ifade ediyor mu, ona bakın.

Bazen beş duyunuzun kanıtlarına bile güvenilemez. Copernicus'un hikâyesi bunu çok güzel ortaya koymaktadır. Bu Polonyalı gökbilimcinin yaşadığı günlerde, herkes güneşin dünya çevresinde döndüğünü bilirdi. Neden? Çünkü herkes evinden çıkıp başını gökyüzüne kaldırabilir, "Bak, güneş kıpırdadı işte" diyebilirdi. "Besbelli dünya, evrenin merkezi" diyebilirdi. Ama Copernicus 1543 tarihinde ilk doğru güneş sistemi modunu geliştirdi. Daha önceki çağların nice devi gibi, o da uzmanların dediğine meydan okuma cesaretini göstermiş, zamanla onun kuramlarının doğruluğu kabul görmüştü ama kendisi ölmeden değil.

mau59.gif
 
mau59.gif


ACI, BİR İNANCI DEĞİŞTİRMENİN NİHAİ ARACIDIR.​
Evet, bir inancı değiştirmenin en güçlü yolu, acılardır. Değişen inançların büyük gücünü bize gösteren bir olay, Sally Jessy Raphael'in televizyon programında yer almış, cesur bir kadın, stüdyo konuklarının ve dünya izleyicilerinin karşısına çıkıp Ku Klux Klanla ilişkilerini kestiğini ilân etmiştir. Ne gariptir ki aynı kadın daha bir ay önce bir KKK Kadınlar Paneline konuk olarak katılmış, orada diğer kadınlarla birlikte, ırksal karışmanın bu ülkeyi mahvedeceğine, eğitim, ekonomi ve sosyal açıdan onu yıkacağına dair öfkeli çığlıklar atmıştı. Peki, bu kadının inançlarını böylesine çarpıcı biçimde değiştiren neydi?

Üç şey... Birincisi, ilk programda, izleyiciler arasından bir genç kadın ayağa kalkmış, ağlayarak anlayış dilenmişti. Kocası ve çocuğu Güney Amerika kökenliydi. Bir grup insanın içinin bu kadar nefret dolu olabileceğine inanamadığını söyleyerek hıçkırmıştı.

İkincisi, evine dönmek üzere uçağa bindiğinde, programa kendisiyle birlikte çıkan (ama annesinin görüşlerini paylaşmayan) oğluna bağırıp çağırmış, ulusal televizyonda kendisini utandırdığını söylemişti. Yanındaki diğer kadınlar da çocuğa, saygısızlık ettiği için çatmış, ona Kitab-ı Mukaddes'ten bir cümle söylemiş, "Anneye babaya saygı gösterilir" demişlerdi. On altı yaşındaki çocuk, Tanrı'nın kendisinden annesinin desteklediği kötülüklere saygı göstermesini bekleyemeyeceğini söylemiş, Dallas'a iniş yaptıklarında uçaktan inmiş, bir daha evine dönmemeye de ahdetmişti. Kadın eve doğru yolculuğuna devam ederken zihninde günün olaylarını tarıyordu. Bir ara, ülkesinin Orta Doğu'da sürdürmekte olduğu savaşı düşündü. Program izleyicilerinden birinin o gün söylediği bir söz geldi aklına: "Değişik renkte kadın ve erkekler orada yalnız kendileri için değil, sizin için de savaşıyor." Sonra oğlunu hatırladı, onu ne kadar sevdiğini düşündü, demin ki davranışının aşırı sert olduğuna karar verdi. Aralarında geçen o sözlerin, son konuştukları sözler olmasına izin mi verecekti? Bunu düşünmek bile ona dayanamayacağı kadar acı veriyordu. Bir değişiklik yapmalıydı. Hem de hemen.

İkinci programda izleyicilere, bu tecrübenin sonucu olarak kendisine Tanrı'dan bir mesaj geldiğini, Klan'dan ayrılmasının, tüm insanları eşit sevmesinin, onları kardeş saymasının emredildiğini söyledi. Eski arkadaşlarını elbette özleyecekti, grup onu dışarıya itecekti ama şimdi artık ruhunun temizlenmiş olduğunu hissediyordu. Hayata yeni baştan, temiz bir vicdanla başlayacaktı.

İnançlarımızı ve yarattıkları sonuçları inceleyip, bunların bizi güçlendiren şeyler olduğundan emin olmalıyız. Hangi inançları benimseyeceğinizi nereden biliyorsunuz? Cevabı belli: Hayatında sizin istediğiniz sonuçları üretmekte olan birilerini buluyorsunuz. O insanlar sizin için rol modelleri oluyor, aradığınız cevaplardan bazılarını size sağlıyorlar. Başarılı insanların hepsinin arkasında, belirli bir dizi güçlendirici inanç yatmaktadır.

Hayatlarımızı genişletmenin, zenginleştirmenin yolu, şimdiden başarılı olmuş insanların hayatlarını model olarak almaktır. Hem eğlenceli olur, hem de bu tür insanlar çevrenizde zaten bol bol vardır. Bütün mesele, soruları sorabilmektedir: "Sizce sizi farklı kılan nedir? Sizi başkalarından ayıran inançlarınız nelerdir?" Yıllar önce ben, "İlginç Kimselerle Konuşmalar" adlı bir kitap okumuştum. O kitabı, hayatımı biçimlendirmede bir tema olarak kullandım. O günden bu yana hep mükemmelliği aradım, kültürümüz içinde birtakım kadın ve erkekleri bulup onları başarıya götüren inançlarını, değerlerini ve stratejilerini öğrenmeye çalıştım. İki yıl önce POWERTALK!'u geliştirdim. Bu benim aylık röportaj programımdı. Orada bu devlerle röportajlar yapıyordum. Aslında sizlerle bu kitapta paylaştığım kilit farklılıkların çoğu, kendi alanlarının en başarılıları olan bu kişilerle yaptığım röportajlarda keşfettiğim şeylerdir. Sonra gerek bu röportajları, gerek benim en yeni fikirlerimi, gerekse her ayın en çok satılan kitabını sizlerle paylaşabilmek istedim. Bunu yapabilmek için de, yalnız başka insanların hayatını güçlendirmekle kalmayıp kendimi de her an daha iyileştirmek gereğini hissettim. Programım kanalıyla, başarılı kimseleri model olarak alabilmenize yardımcı olmak beni mutlu eder, ama unutmayın, bir tek benimle de sınırlı değilsiniz. İhtiyaç duyduğunuz modeller her gün zaten çevrenizde.

mau59.gif
 
aaaazs7.gif


"Ne düşünürsek oyuz. Biz her neysek düşüncelerimizden doğar. Düşüncelerimizle biz, Dünyamızı yaparız."
BUDA

Yaklaşık on yıldan beri, Yaşayan Sağlık seminerlerimde insanlarla konuşuyor, tipik beslenmemizdeki hayvansal protein oranıyla, ülkenin iki baş katili, kalp hastalığı ve kanser arasındaki doğrudan ilişkilere parmak basmaya çalışıyorum. Bunu yaparken, son otuz beş yıldır fiziksel kaderimizi belirlemiş olan inanç sistemlerinden birine de ters düşmüş bulunuyorum. "Dört Temel Besin Grubu" planı, bize bol bol et, tavuk ve balık yememizi öğütlüyor. Oysa bugün bilimadamları, hayvansal protein yemekle kalp ve kanser riskinin doğrudan ilişkisini hiçbir kuşkuya yer kalmayacak biçimde saptamış bulunuyorlar. Hattâ 3000 üyeli Sorumlu Tıp Doktorları Komitesi, Tarım Bakanlığı'na başvurarak et, balık, yumurta ve süt ürünlerini gündelik tavsiye listesinden çıkarmasını bile istedi. Hükümet de zaten dört temel besin grubunu altıya çıkarmayı, et, tavuk ve balığa çok küçük bir oran ayırmayı düşünüyor.

İnançlardaki bu büyük kayma, pek çok çevrelerde büyük öfke yaratmaya başladı. Sanırım bu da tarih boyunca kültürümüzde sık sık gördüğümüz bir motifin tekrarlanmasından başka bir şey değildir, o da şöyle açıklanabilir:
Alman düşünür Arthur Schopenhauer'in dediği gibi, tüm gerçekler üç adımda gelirler.

- Önce alay edilir.
- İkinci olarak, şiddetle karşı çıkılır.
- Son olarak, zaten belli olan bir şey, denir ve kabul edilir.

Hayvansal proteinle ilgili bu fikirlerle de çok alay edildi. Şu sıra, şiddetli karşı çıkışlar başladı. Sonunda kabul edilecektir ama o zamana kadar daha pek çok kişi, hayvansal proteinin çok önemli olduğuna ilişkin bu sınırlayıcı inançlar yüzünden hastalanacak ve ölecektir.

İç hayatında da bizi ekonomik çaresizliklere doğru, bazılarına göre potansiyel felâketlere doğru götüren birtakım sahte inançlarımız var. Ekonomimiz hemen hemen her sektörde zorluklarla karşı karşıya. Neden? Forbes dergisinin Mart 1991 sayısında okuduğum bir yazı, bana bu konuda biraz ipucu verdi. Bu yazıda iki araba tarif ediliyor. Biri Chrysler-Plymouth Laser, diğeri de Mitsubishi Eclipse. Chrysler'in her bayii ortalama 13 araba satıncaya kadar, her Mitsubishi bayiinin ortalama 100 araba sattığı belirtiliyor! Belki siz şimdi, "Bu da yeni haber mi yani?" diyeceksiniz. "Japonlar zaten araba satma işinde Amerikan şirketlerinin canına okuyorlar!" Ama bu iki arabanın garip yanı, birbirinin tıpatıp eşi olması. İkisini de üreten, aynı iki şirketin ortaklığı. Laser'la Eclipse'in tek farkı adları, bir de onları satan şirket. Bu nasıl olabiliyor? Tahmin edebileceğiniz gibi, satış farklarını inceleyen araştırmalara göre, insanlar Japon arabası almak istiyorlar, çünkü onun daha kaliteli bir mal olduğuna inanıyorlar. Ama bu olayda bu inanç, sahte bir inanç. Amerikan şirketinin arabası da aynı kalitede, çünkü zaten aynı araba! Peki, tüketiciler neden böyle bir inanca sahip? Besbelli Japonlar bir kalite imajı yaratmayı başardığı için ve bize o darıcı destekleyecek pek çok referans sundukları için. Öyle ki, artık bu inancın doğru olup olmadığını bile sorgulamaz olmuşuz. Belki sizi şaşırtabilir ama, Japonların kaliteye adanması da bir Amerikan ihracatının, Dr. W. Edwards Deming'in Japonya'ya gitmesinin ürünüdür. 1950 yılında bu ünlü kalite kontrolü uzmanı, General Mac Arthur tarafından Japonya'ya getirilmiş, çünkü Mac Arthur o zamana kadar Japon sanayi tabanının kalitesizliğinden fena halde bezmiş bir telefon konuşmasını bile doğru dürüst yapamıyormuş. Japon Bilimadamları ve Mühendisler Birliği'nin isteği üzerine, Deming Japonları total-kalite-kontrolü ilkeleriyle ilgili olarak eğitmeye başlamış. Şimdi siz bunu duyunca, belli bir ürünün fiziksel kalitesinin denetlenmesinden söz edildiğini mi sanıyorsunuz? Oysa hiç de öyle değil.

Deming Japonlara on dört ilke ve bir çekirdek inanç öğretiyor, bunlar bugüne kadar her başarılı, büyük, çok uluslu Japon şirketinin tüm kararlarını dayandırdıkları ilkeler oluyor. Çekirdek inanç çok basit: Çalışmalarının kalitesini yükseltme yolunda her gün uygulanacak ve hiçbir zaman bitmeyecek bir adanmışlık, onlara dünya pazarlarına hakim olma gücünü getirecektir. Deming onlara, kalitenin yalnızca bazı standartları tutturmak demek olmadığını, onun yaşayan, soluk alıp veren bir süreç olduğunu, sonu gelmez bir iyileştirme demek olduğunu öğretmiştir. Japonlara, eğer size öğrettiğim ilkelere göre yaşarsanız, beş yıl içinde dünya pazarlarını kaliteli mallarınızla doldurur, on ya da yirmi yıl içinde de dünyanın en başta gelen ekonomik güçlerinden biri haline gelirsiniz, demiş. Pek çok kişi Deming'in bu beyanlarını çılgınlık olarak nitelendirmiş. Ama Japonlar onu ciddiye almışlar. Bugün de hâlâ ona "Japon mucizesinin babası" diye saygı gösterirler. Gerçekten de 1950'den bu yana geçen her yıl, Japon şirketlerine verilen en yüksek şeref ödülünün adı, Ulusal Deming Ödülü'dür. Bu ödül televizyonda verilmekte, o yıl içinde ürününde, hizmetinde, yönetiminde ve işçi desteğinde en büyük kalite farkını yaratabilen şirketler seçilmektedir.

1983 yılında Ford Motor Şirketi de Deming'i tutmuş, ona bir dizi seminer yaptırmıştır. O seminerlere katılan kişilerden biri de Donald Petersen'dir. Kendisi sonradan Ford'un başına geçecek, Deming'in ilkelerini şirketin her köşesinde uygulatacak kişidir. Petersen "Şirketin gidişini geri çevirmek için bu adama ihtiyacımız var" diye karar vermiştir. O sıra Ford yılda milyarlarca dolar zarara girmekteydi. Deming getirildiği anda, şirketin geleneksel batılı inançlarını hemen değiştirdi. Eski inanç, "Hacmimizi yükseltirken maliyetimizi nasıl düşürebiliriz?" iken, şimdi, "Yaptığımızın kalitesini, uzun vadede maliyeti artırmayacak şekilde nasıl yükseltiriz?" olmuştu. Ford tüm tutumunu değiştirdi, kaliteye bir numaralı önceliği verdi, bunu reklam sloganında da ilan etti ("Kalite Birinci İşimizdir"). Ve Deming'in sistemlerini uygulamakla Ford, üç yıl içinde o akıl durdurucu açıklarından kurtulup, 6 milyon dolarlık kârıyla sanayide üstün bir pozisyona geçti. Bunu nasıl yaptılar? Amerikalıların Japon kalitesine olan düşkünlüğünün, can sıkıcı bir şey olmakla birlikte, kendilerine çok şey öğretebileceğini gördüler. Örneğin Ford bir Japon şirketiyle anlaştı, iş hacmini düşürmemek için tüm şanzımanların yarısını onlara yaptırdı. Bu arada Amerikalı tüketicilerin Japon şanzıman istediğini de bulguladılar. Herkes adını bekleme listesine yazdırıyor, Japon şanzımanlı Ford alabilmek için daha fazla para ödemeye bile razı oluyordu! Bunu görmek, Ford'daki pek çok yöneticiyi öfkelendirdi. "Bu bizim halkımızın sahte inancından başka bir şey değil, bu tepkiyi göstermek üzere şartlanmış onlar!" dediler. Ama şanzımanlar Deming'in denetimi altında denendiğinde, Ford yapımı olanların daha gürültülü olduğu, çok daha sık bozulduğu, Japon malı olanlardan daha çok iade edildiği ortaya çıktı. Japon malında sorun yoktu, titreşim yoktu, ses de yoktu. Deming, Ford'un yöneticilerine, kalitenin her zaman daha ucuza mal olacağını öğretti. Oysa bu, birçok insanın inandığı şeyin tam tersiydi. Maliyetler çığrından çıkmadıkça ancak belli bir kalite düzeyine kadar yükselinebilir, denirdi. Uzmanlar Ford Şanzımanı açıp parçalarını ölçtüklerinde, hepsinin Ford Şartnamesinde istenen standartlara uyduğunu gördüler. Japonlara gönderilen şartname de bunun tıpkısıydı. Ama Japon Şanzımanı açtıkları zaman, çok az bir farkla, şartname gereğinden daha iyi olduğunu gördüler! Aslında farkı bulabilmek için parçaları laboratuvara taşımış, mikroskoplar altında ölçmüşlerdi. Japon şirketi neden kendini şartnamenin ötesinde ve yukarısında kalite standartlarına bağlı hissetmişti? Çünkü kalitenin daha ucuza geldiğine inanmışlardı. Eğer kaliteli mal yaparlarsa, yalnız memnun müşteriler değil, sadık müşteriler kazanacaklarını öngörmüşlerdi. Bu ürün için sıra beklemeye, daha fazla para ödemeye razı müşteriler! Onları dünyanın en yüksek piyasa pozisyonlarına çıkaran ilkeleri uygulamışlardı yine. Hiç bitmeyecek bir iyileştirme sürecine, müşterilerinin hayat standardında sürekli bir yükselişe adanmışlardı. Bu inanç, Amerika'dan ihraç edilme bir inançtı ve kanımca ekonomik geleceğimizin yönünü değiştirmek için onu tekrar ana yurduna geri getirmemiz gerekiyor.

Ekonomik gücümüzü çökerten zehirli inançlardan biri de, Deming'in görünen rakamlarla yönetim dediği şeydir. Geleneksel şirket inancı, kâra ulaşmak için maliyetlerin düşürülmesini ve gelirlerin artırılmasını öğütler. Lynn Townsend, sektör çapında bir satış düşüşü döneminde Chrysler'in başına geçtiğinde, çok ilginç bir örnek olay yer almıştır. Tovvn- send derhal gelirleri artırmaya çalışmış, ama daha önemlisi, maliyetleri düşürmüştür. Nasıl mı? Mühendis kadrosunun üçte ikisini kovarak. Kısa dönemde başkanın doğru kararı verdiği sanılmıştır. Kârlar yükselmiş, ona kahraman muamelesi edilmeye başlamıştır. Ama birkaç yıl içinde Chrysler kendini yeniden mâlî sıkıntılar içinde bulmuştur. Ne olmuştur peki?

Eh, bu olay bir tek faktörün etkisinden kaynaklanan bir şey değildir. Ama uzun vadede Townsend'in verdiği kararlar, şirketin başarısının dayanağı olan kalite tabanını mahvetmeye başlamıştır. Genellikle şirketlerimizi mahveden insanlara alkış tutarız, çünkü bu insanlar kısa dönemde iyi sonuçlar getirirler. Bazen sebebi değiştirmeksizin sorunun belirtilerini gidermeye çalışırız. Sonuçları nasıl yorumlayacağımız konusunda çok dikkatli olmalıyız. Ford Motor Şirketi'nin gidişini tersine çeviren en önemli faktörlerden biri ise, tasarım kadrosundan geldi. Taurus adlı yeni bir araba çizmişlerdi. O arabanın kalitesi, Ford için yeni bir Standard getirdi, tüketiciler bol bol satın aldılar. Bütün bunlardan ne öğrenebiliriz? İşte ve hayatta benimsediğimiz inançlar bütün kararlarımızı, dolayısıyla da geleceğimizi etkiliyor. Sizin de, benim de, sahip olabileceğimiz en önemli global inançlardan biri, başarılı ve mutlu olmak için hayatımızın kalitesini sürekli iyileştirmek, sürekli büyümek ve genişlemek gerektiğidir.

Japonya'da bu ilkeyi çok iyi anlıyorlar. Aslında Japonya'da, Deming'in etkilerinin sonucu olarak, iş hayatında da, ilişkilerde de pek sık kullanılan bir kelime var. Kaizen. Bu kelime aslında sürekli iyileştirme demek. Bu sözü çok sık kullanıyorlar. Dış ticaret açıklarının fon'zCTz'inden, üretim zincirinin fcaz'zen'inden, özel ilişkilerinin kaizen'inden söz edip duruyorlar. Sonuçta hep daha iyileşme peşindeler. Bu arada söyleyeyim, kaizen aslında yavaş yavaş, adım adım iyileşme ilkesine dayalıdır. Küçük ve basit iyileştirmeleri ilgilendirir. Ama Japonlar, her gün yapılan ufacık düzeltmelerin, kolay hayal edilemeyecek düzeyde bir bileşik etki yaratmaya başlayacağını çok iyi anlıyorlar. Japonların bir sözü var: "Eğer biri üç yıldır gözükmemişse, arkadaşları onu dikkatle incelemeli, ne gibi değişiklikler olduğunu görmelidir." Şaşılacak şey ama belki de o kadar şaşılacak bir şey deği: îngilizcede bu kaizen kelimesinin bir karşılığı yok! Japon iş kültüründe kaizeriin etkisini gördükçe, bunun kendi hayatımda da çok büyük etkiler getiren bir organizasyon ilkesi olduğunu fark ettim. Benim sürekli gelişmeye, sürekli olarak hayat kalitesi standartlarımı yükseltmeye adanmışlığım, beni mutlu ve başarılı kılan şeyin ta kendisi. Sürekli ve sonu gelmez iyileştirmelere odaklanabilmek için hepimizin böyle bir kelimeye ihtiyacımız olduğunu anladım. Önce bir kelime yaratır, bir anlamı o kelimeye kodlarsınız, böylece yepyeni bir düşünce biçimi yaratırsınız. Kullandığımız kelimeler, bizim nasıl düşündüğümüzün dokusunu oluşturmakta, hattâ kararlarımızı bile etkilemektedir. Bu anlayışın sonucu olarak, CANI kelimesini yarattım (kın-ay okunuyor). "Sürekli ve Sonu Gelmez İyileştirmeler" (Constant And Never-ending Improvement) sözlerinin baş harflerinden oluşuyor. Bence hayattaki başarı tecrübelerimizin düzeyi, CANI'a adanmışlık düzeyimizle doğru orantılı. CANI! yalnızca iş hayatıyla ilgili bir terim değil. Hayatımızın her yönüyle ilgili. Japonya'da genellikle şirket çapında kalite kontrolünden söz edilir. Bence biz ticaret hayatımızda da CANI! üzerine odaklanmalıyız, özel ilişkilerimizde de, ruhsal bağlarımızda da, sağlığımızda da, mâlî işlerimizde de. Bu alanların her birinde sürekli ve sonu gelmez iyileştirmeleri nasıl sağlayabiliriz? İşte bu, hayatı inanılmaz bir serüven haline getirir, biz de sürekli olarak bir sonraki düzeyi hevesle bekler duruma geliriz.

CANI! gerçek bir disiplindir. Arada sırada canınız isteyince uygulanabilecek bir şey değildir. Eylemle desteklenen sürekli bir adanmışlık olmak zorundadır. CANI'nin esası, adım adımdır, ufacık ve sürekli iyileştirmelerdir, uzun dönemde bunlar inanılmaz büyüklükte bir şaheser yaratırlar. Eğer Grand Canyon'u hiç ziyaret ettinizse, neden söz ettiğimi anlamışsınızdır. O dehşet verici güzelliğin milyonlarca yılda oluştuğunu, Colorado Nehriyle çok sayıdaki kollarının kayaları adım adım yontarak Dünyanın Yedi Doğa Harikası'ndan birini yarattığını hemen görürsünüz.

Çoğu insanlar kendilerini hiç güvende hissetmezler, çünkü sürekli olarak işlerini kaybetmekten, ellerindeki parayı kaybetmekten, eşlerini kaybetmekten, sağlıklarını kaybetmekten falan korkarlar. Hayattaki en gerçek güvenlik duygusu, her gün kendinizi bir yönde iyileştirdiğinizi bilmekten, kim olduğunuzun kalibresini yükselttiğinizi, şirketiniz için, dostlarınız ve aileniz için değerli olduğunuzu bilmekten gelir. Ben hayatımın kalitesini sürdürme konusunda hiç kaygılanmam, çünkü her gün onu daha iyiye götürme mücadelesi veriyorum. Sürekli öğrenmeye, yeni ve daha güçlü farklılıklar edinmeye, başka insanların hayatına daha çok değer katabilmeye çalışıyorum. Bu da, her zaman öğrenebileceğimden, her zaman büyüyebileceğimden emin olmamı sağlıyor.

CANI! demek, hiçbir zaman karşınıza zorluklar çıkmayacak demek değildir. Aslında bir şeyi daha iyileştirebilmek, onun tam istediğiniz gibi olmadığını anlamakla mümkündür. Yani o şey henüz sizin istediğiniz düzeyde değildir. CANI'nin amacı, sorunları daha olurken görüp, kriz haline gelmeden çaresine bakmaktır. Bir canavarı öldürmenin en uygun zamanı, küçükken öldürmektir.
CANI'a kişisel adanmışlığımın bir parçası olarak, her günün sonunda kendime şu soruları sorarım: Ben bugün ne öğrendim? Ne gibi bir katkıda bulundum ya da neyi iyileştirdim? Neden zevk aldım? Eğer hayattan zevk alma yeteneğinizi her gün ve sürekli olarak yükseltirseniz, o zaman pek çok insanın hayal bile edemeyeceği bir zenginlik düzeyine ulaşırsınız.

aaaazs7.gif
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst