- Katılım
- 16 Aralık 2008
- Mesajlar
- 145,988
- Reaksiyon puanı
- 1
- Puanları
- 0
"Dul" sözcüğü hala ürkütüyor mu?[/b]
Sakın duyduğunuzda uydurma haber olduğunu düşünüp, "Hadi canım, bu yüzyılda olmaz böyle şey" demeyin... Anadolu'da bir kadın bundan seneler önce eşini kaybettiğinde, "dul" imajının kendisine getireceği rahatsızlıklardan ve yalnız bir kadın olarak
yaşamanın muhtemel güçlüklerinden öylesine ürküyor ki çareyi erkek kılığına girmekte buluyor; Yani anlayacağınız kendince korkularının sebebini ortadan kaldırıyor, kendini ortadan kaldırıyor..
Yalnızca erkek kılığına girmekle
kalmayıp, köy kahvesindeki erkek sohbetlerine katılmaya ve zaman içinde öğrenebildiği bir erkek işini yapmaya da başlıyor... Üstelik inandırıcı olsun diye sık sık "tıraş" olarak yüzünde az da olsa "sakal" çıkarmaya çabalayan yetmiş yaşlarındaki bu
kadıncağızı, "teyze" yerine "amca" hitabı ile çağırabileceğinizi habere ait fotoğrafa bakıp anladığınızda, tek-tük beyazlamış sakalıyla bunu da başarmış(!) olduğunu görebiliyorsunuz.
Bu haber için ilk okuduğu anda kim ne düşünür acaba?
İlginç bir şekilde "kadın", "tıraş" ve "sakal" sözcüklerinin aynı paragrafta yer alması, epilasyon konusunda her geçen gün farklı yöntemler geliştirmeye çalışan araştırmacılara "kimler için çalışıyor olduklarını" mı sorgulatır ya da modacılar erkek
kılığına girecek daha başka kadınlar için "kullanışlı yeni kreasyonlar" mı belirler bilinmez ama önce bir insan, sonra da bir kadın olarak beni çok duygulandırdı.
Üzücü, gerçekten de çok üzücü... Durup düşünüyorsunuz; "Nedir bu kadını
gencecik yaşında alından-yeşilinden vazgeçiren" diyorsunuz. Cidden nedir uzun saçlarından, kadınca gülen gözlerinden, nalınından-terliğinden, nazar boncuğundan, utanarak gülüşülen kadınca sohbetlerin pembeliğinden alıkoyan... Sesini, yüzünü,
yürüyüşünü kısacası yaradılışını-doğasını alt üst eden? Böylesine radikal biçimde olmasa ve ilk bakışta anlaşılmasa bile, bu korkularla alt üst olmuş daha kaç hayat olabileceğini düşünüyorsunuz.
Peki, herhangi bir erkek ne yapardı
böylesi bir durumda? Ben "kesinlikle" sözcüğünün, (binde bir ihtimalleri bile yok saydığını düşünerek) yerine insaflıca bir ifade ile "muhtemelen" demeyi tercih ediyor ve "muhtemelen bir erkek hayat yoluna kaldığı yerden, hem de göğsünü gere gere
devam ederdi" diyorum. Bu noktada duruşundan ve bildiklerinden taviz, fedakarlık, utanıp-sıkılmak, depresyon-demoralizasyon-dış dünyadan izolasyon ve ölene kadar sürecek inziva kadına kalmış oluyor öyle mi? Biz cümle içinde geçecek tek bir
"kesinlikle" sözü için bile insaftan uzaklaşmanın kaygılarını yaşarken, toplum sanki bu konuda kadına insafı unutmuş gibi duruyor.
Hiç bir evlilik noktalanması için yapılmamıştır, bunun gibi tabiatta hiç bir "inşa edilmiş" durup
dururken yıkılmaz; öyleyse şartlar bir süre veya sürekli yalnız yaşamayı gerektirdiğinde hayatın tek bir insan omzuna yüklenmiş sorumluluğuna, toplumsal baskıları eklemenin hiç gereği yok diye düşünüyorum. Aksine onursuz bir birlikteliği
sürdürmektense, onurlu bir yalnızlığı üstlenmiş herkesin, bırakın art niyetli bakışları, birer şeref payesi bile hak ettiğini söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Aslında bizim derdimiz; az çalışmak, gerekmediği kadar fazla konuşmak ve
kendi önümüzdekinden çok başkalarının tabağında ne olduğu ile ilgilenmek... Kadın yada erkek, medeni halimiz önce kendimizi ilgilendirir. Üstelik bu durum bazen kıyafetimiz, saç rengimiz, aksesuarımız gibi yalnızca "öyle tercih edildiğinden" yaşanan
bir seçim olabiliyorken, bazen de boyumuz, ses tonumuz gibi değiştirilmesi güç mecburiyetlerimizdir. Ancak, her ne olursa olsun yorumu kimsenin ilgi alanına girmez ve yalnızca bize aittir.
Bizler yaşadığımız yerler itibarıyla yazımızın
başındaki örnekte bahsi geçen kadından biraz daha şanslıyız, üstelik çalışıyor ve hayatımızı kendimiz kazanıyoruz. Öte yandan kendi başımıza ne kadar yükseğe tırmanmış ve neyi başarmış olursak olalım, doğru bir evliliğin güzelliklerinin ve hayata
karşı bir yerine iki kişi durmanın daha az yıpratıcılığının elbette farkındayız… Fakat yalnız yaşamamız gerektiğinde de bundan utanmıyor, aksine kendimizle ve gücümüzle gurur duyuyoruz. Sevgiyle ve mutlulukla kalın, Hatice Olgun
Sakın duyduğunuzda uydurma haber olduğunu düşünüp, "Hadi canım, bu yüzyılda olmaz böyle şey" demeyin... Anadolu'da bir kadın bundan seneler önce eşini kaybettiğinde, "dul" imajının kendisine getireceği rahatsızlıklardan ve yalnız bir kadın olarak
yaşamanın muhtemel güçlüklerinden öylesine ürküyor ki çareyi erkek kılığına girmekte buluyor; Yani anlayacağınız kendince korkularının sebebini ortadan kaldırıyor, kendini ortadan kaldırıyor..
Yalnızca erkek kılığına girmekle
kalmayıp, köy kahvesindeki erkek sohbetlerine katılmaya ve zaman içinde öğrenebildiği bir erkek işini yapmaya da başlıyor... Üstelik inandırıcı olsun diye sık sık "tıraş" olarak yüzünde az da olsa "sakal" çıkarmaya çabalayan yetmiş yaşlarındaki bu
kadıncağızı, "teyze" yerine "amca" hitabı ile çağırabileceğinizi habere ait fotoğrafa bakıp anladığınızda, tek-tük beyazlamış sakalıyla bunu da başarmış(!) olduğunu görebiliyorsunuz.
Bu haber için ilk okuduğu anda kim ne düşünür acaba?
İlginç bir şekilde "kadın", "tıraş" ve "sakal" sözcüklerinin aynı paragrafta yer alması, epilasyon konusunda her geçen gün farklı yöntemler geliştirmeye çalışan araştırmacılara "kimler için çalışıyor olduklarını" mı sorgulatır ya da modacılar erkek
kılığına girecek daha başka kadınlar için "kullanışlı yeni kreasyonlar" mı belirler bilinmez ama önce bir insan, sonra da bir kadın olarak beni çok duygulandırdı.
Üzücü, gerçekten de çok üzücü... Durup düşünüyorsunuz; "Nedir bu kadını
gencecik yaşında alından-yeşilinden vazgeçiren" diyorsunuz. Cidden nedir uzun saçlarından, kadınca gülen gözlerinden, nalınından-terliğinden, nazar boncuğundan, utanarak gülüşülen kadınca sohbetlerin pembeliğinden alıkoyan... Sesini, yüzünü,
yürüyüşünü kısacası yaradılışını-doğasını alt üst eden? Böylesine radikal biçimde olmasa ve ilk bakışta anlaşılmasa bile, bu korkularla alt üst olmuş daha kaç hayat olabileceğini düşünüyorsunuz.
Peki, herhangi bir erkek ne yapardı
böylesi bir durumda? Ben "kesinlikle" sözcüğünün, (binde bir ihtimalleri bile yok saydığını düşünerek) yerine insaflıca bir ifade ile "muhtemelen" demeyi tercih ediyor ve "muhtemelen bir erkek hayat yoluna kaldığı yerden, hem de göğsünü gere gere
devam ederdi" diyorum. Bu noktada duruşundan ve bildiklerinden taviz, fedakarlık, utanıp-sıkılmak, depresyon-demoralizasyon-dış dünyadan izolasyon ve ölene kadar sürecek inziva kadına kalmış oluyor öyle mi? Biz cümle içinde geçecek tek bir
"kesinlikle" sözü için bile insaftan uzaklaşmanın kaygılarını yaşarken, toplum sanki bu konuda kadına insafı unutmuş gibi duruyor.
Hiç bir evlilik noktalanması için yapılmamıştır, bunun gibi tabiatta hiç bir "inşa edilmiş" durup
dururken yıkılmaz; öyleyse şartlar bir süre veya sürekli yalnız yaşamayı gerektirdiğinde hayatın tek bir insan omzuna yüklenmiş sorumluluğuna, toplumsal baskıları eklemenin hiç gereği yok diye düşünüyorum. Aksine onursuz bir birlikteliği
sürdürmektense, onurlu bir yalnızlığı üstlenmiş herkesin, bırakın art niyetli bakışları, birer şeref payesi bile hak ettiğini söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Aslında bizim derdimiz; az çalışmak, gerekmediği kadar fazla konuşmak ve
kendi önümüzdekinden çok başkalarının tabağında ne olduğu ile ilgilenmek... Kadın yada erkek, medeni halimiz önce kendimizi ilgilendirir. Üstelik bu durum bazen kıyafetimiz, saç rengimiz, aksesuarımız gibi yalnızca "öyle tercih edildiğinden" yaşanan
bir seçim olabiliyorken, bazen de boyumuz, ses tonumuz gibi değiştirilmesi güç mecburiyetlerimizdir. Ancak, her ne olursa olsun yorumu kimsenin ilgi alanına girmez ve yalnızca bize aittir.
Bizler yaşadığımız yerler itibarıyla yazımızın
başındaki örnekte bahsi geçen kadından biraz daha şanslıyız, üstelik çalışıyor ve hayatımızı kendimiz kazanıyoruz. Öte yandan kendi başımıza ne kadar yükseğe tırmanmış ve neyi başarmış olursak olalım, doğru bir evliliğin güzelliklerinin ve hayata
karşı bir yerine iki kişi durmanın daha az yıpratıcılığının elbette farkındayız… Fakat yalnız yaşamamız gerektiğinde de bundan utanmıyor, aksine kendimizle ve gücümüzle gurur duyuyoruz. Sevgiyle ve mutlulukla kalın, Hatice Olgun
