DNA duvarına çarpan ırkçılar
2007 yılında Nobel ödülü alan DNA’nın babası James Watson, herkesin tüylerini ürperten bir konuşmasında, Afrikalıların genetik açıdan diğer ırklardan daha aşağı olduğunu söylemiş, birkaç hafta sonra kendi DNA’sının, Avrupalı ortalamasının 16 katı “Afrikalı geni” taşıdığı ortaya çıkınca ne diyeceğini şaşırmıştı. Benzeri bir hayal kırıklığını Avustralya’nın One Nation (Tek Millet) partisinin, göçmen aleyhtarı söylemleri ile ünlü eski başkanı Pauline Hanson da yaşamış, The Sunday Mail gazetesinin ricasını kırmayarak yanağının içine sürttüğü pamuklu çubuğu Amerika’daki bir şirkete gönderdiğinde, genlerinde % 9 oranında “Ortadoğu” işaretleri taşıdığını öğrenerek pek hayret etmişti. İngiliz Channel 4 televizyon kanalındaki 100% English (Yüzde Yüz İngiliz) programına katılan ve kuşaklar boyu damarlarında sadece İngiliz kanı aktığını iddia eden birçok ünlü, az ya da çok, “Güney Asya” ya da “Afrika” işaretleri taşıdıklarını öğrendiklerinde ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Günümüzde pek çok kişi, tıpkı yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, yanağının içerisine pamuk sürterek aldığı birkaç doku hücresini zarfa koyuyor ve sayıları bir elin beş parmağını geçmeyen, genealoji laboratuvarlarından birine gönderiyor. Kimi zaman gelen sonuçları, kendi gibi incelenmiş onbinlerce kişinin bilgisinin yer aldığı veri tabanına yüklüyor, böylelikle dünyanın bir başka yerinde, kendi özelliklerini taşıyan bir akrabasını bulmaya çalışıyor.
HEPİMİZ 140 BİN YIL ÖNCE YAŞAMIŞ BİR KADININ TORUNLARIYIZ
Genetik araştırmalar, bundan yaklaşık 140 bin yıl önce Afrika’da yaşamış bir kadının mitokondriyal DNA’sının özelliklerini hálá taşıdığımızı gösteriyor. Erkeklerin Y-kromozom DNA’sı da, bundan 60 bin yıl kadar önce yine Afrika’da yaşamış bir erkeğin özelliklerini koruyor. (Evcil kediler de, 70-100 bin yıl önce Ortadoğu’da yaşamış bir kedinin mtDNA özelliklerini koruyor). Buradan yola çıkarak, o dönemlerde sadece bir kadının, bir erkeğin (ve bir kedinin) yaşadığı sanılmasın. Diğer çağdaşlarının ve ondan öncekilerinin soyu bir yerlerde kesintiye uğradığından, genetik özellikleri günümüze kadar ulaşmadı. Afrika’dan yola çıkan insanlar, önce Güney Asya’ya doğru, ardından Çin ve Java adasına göç ettiler ve çok sonra Avrupa’ya geçtiler (Bu yolculukta kediler de onlara eşlik etti).
Gerek mtDNA, gerekse Y-Kromozom DNA’sı, değişikliğe uğramadan bir kuşaktan diğerine aktarılsa da, belirli zaman aralıklarında nokta halinde farklılaşmalar (mutasyon) gözlenir. Birer “kalıtımsal işaret”e dönüşen bu değişikliklere, kuşaklar sonra o bölgede yaşayan herkeste rastlanmaya başlar. Bölge terkedildiğinde, işaret de birlikte götürülür. Değişik yerli toplulukları incelenmiş, çok sayıda kalıtımsal işaretin, nerede ve ne zaman oluştuğu saptanmıştır. Bu sayede, herhangi bir kişinin taşıdığı işaretlerden yola çıkarak, atalarının yaklaşık ne zaman, nerelerden geçtiği izlenebilir. Bembeyaz tenli James Watson’da “Afrika”, sarı saçlı Avustralyalı ırkçı siyasetçi Pauline Hanson’da “Ortadoğu” işaretinin bulunması bu yüzden.
İnsanlar arasında cilt rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikleri kodlayan genlerde farklılıklar olmasına karşın, bir ırkı diğerinden ayırmaya yarayacak gen bölgeleri bulunmuyor. Bu da, DNA düzeyinde, insanların sınıflanabilir alttürlere ayrılamayacağını gösteriyor. Kuşaklar boyu aynı coğrafyada yaşamış olanlarda bazı işaretlere daha sık rastlanmakla birlikte, sadece bir toplulukta gözlenen ve diğerlerinde hiç rastlanmayan bir genetik özellik de bulunmuyor. Dolayısıyla, DNA analizleriyle etnik grupları -hele aynı coğrafi bölgede yüzyıllarca yaşamış olanları- birbirinden ayırmayı unutun.
(LabMedya- http// www.labmedya.com - Laboratuvar ve Sağlık Gazetesi’nden alıntı…)
2007 yılında Nobel ödülü alan DNA’nın babası James Watson, herkesin tüylerini ürperten bir konuşmasında, Afrikalıların genetik açıdan diğer ırklardan daha aşağı olduğunu söylemiş, birkaç hafta sonra kendi DNA’sının, Avrupalı ortalamasının 16 katı “Afrikalı geni” taşıdığı ortaya çıkınca ne diyeceğini şaşırmıştı. Benzeri bir hayal kırıklığını Avustralya’nın One Nation (Tek Millet) partisinin, göçmen aleyhtarı söylemleri ile ünlü eski başkanı Pauline Hanson da yaşamış, The Sunday Mail gazetesinin ricasını kırmayarak yanağının içine sürttüğü pamuklu çubuğu Amerika’daki bir şirkete gönderdiğinde, genlerinde % 9 oranında “Ortadoğu” işaretleri taşıdığını öğrenerek pek hayret etmişti. İngiliz Channel 4 televizyon kanalındaki 100% English (Yüzde Yüz İngiliz) programına katılan ve kuşaklar boyu damarlarında sadece İngiliz kanı aktığını iddia eden birçok ünlü, az ya da çok, “Güney Asya” ya da “Afrika” işaretleri taşıdıklarını öğrendiklerinde ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Günümüzde pek çok kişi, tıpkı yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, yanağının içerisine pamuk sürterek aldığı birkaç doku hücresini zarfa koyuyor ve sayıları bir elin beş parmağını geçmeyen, genealoji laboratuvarlarından birine gönderiyor. Kimi zaman gelen sonuçları, kendi gibi incelenmiş onbinlerce kişinin bilgisinin yer aldığı veri tabanına yüklüyor, böylelikle dünyanın bir başka yerinde, kendi özelliklerini taşıyan bir akrabasını bulmaya çalışıyor.
HEPİMİZ 140 BİN YIL ÖNCE YAŞAMIŞ BİR KADININ TORUNLARIYIZ
Genetik araştırmalar, bundan yaklaşık 140 bin yıl önce Afrika’da yaşamış bir kadının mitokondriyal DNA’sının özelliklerini hálá taşıdığımızı gösteriyor. Erkeklerin Y-kromozom DNA’sı da, bundan 60 bin yıl kadar önce yine Afrika’da yaşamış bir erkeğin özelliklerini koruyor. (Evcil kediler de, 70-100 bin yıl önce Ortadoğu’da yaşamış bir kedinin mtDNA özelliklerini koruyor). Buradan yola çıkarak, o dönemlerde sadece bir kadının, bir erkeğin (ve bir kedinin) yaşadığı sanılmasın. Diğer çağdaşlarının ve ondan öncekilerinin soyu bir yerlerde kesintiye uğradığından, genetik özellikleri günümüze kadar ulaşmadı. Afrika’dan yola çıkan insanlar, önce Güney Asya’ya doğru, ardından Çin ve Java adasına göç ettiler ve çok sonra Avrupa’ya geçtiler (Bu yolculukta kediler de onlara eşlik etti).
Gerek mtDNA, gerekse Y-Kromozom DNA’sı, değişikliğe uğramadan bir kuşaktan diğerine aktarılsa da, belirli zaman aralıklarında nokta halinde farklılaşmalar (mutasyon) gözlenir. Birer “kalıtımsal işaret”e dönüşen bu değişikliklere, kuşaklar sonra o bölgede yaşayan herkeste rastlanmaya başlar. Bölge terkedildiğinde, işaret de birlikte götürülür. Değişik yerli toplulukları incelenmiş, çok sayıda kalıtımsal işaretin, nerede ve ne zaman oluştuğu saptanmıştır. Bu sayede, herhangi bir kişinin taşıdığı işaretlerden yola çıkarak, atalarının yaklaşık ne zaman, nerelerden geçtiği izlenebilir. Bembeyaz tenli James Watson’da “Afrika”, sarı saçlı Avustralyalı ırkçı siyasetçi Pauline Hanson’da “Ortadoğu” işaretinin bulunması bu yüzden.
İnsanlar arasında cilt rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikleri kodlayan genlerde farklılıklar olmasına karşın, bir ırkı diğerinden ayırmaya yarayacak gen bölgeleri bulunmuyor. Bu da, DNA düzeyinde, insanların sınıflanabilir alttürlere ayrılamayacağını gösteriyor. Kuşaklar boyu aynı coğrafyada yaşamış olanlarda bazı işaretlere daha sık rastlanmakla birlikte, sadece bir toplulukta gözlenen ve diğerlerinde hiç rastlanmayan bir genetik özellik de bulunmuyor. Dolayısıyla, DNA analizleriyle etnik grupları -hele aynı coğrafi bölgede yüzyıllarca yaşamış olanları- birbirinden ayırmayı unutun.
(LabMedya- http// www.labmedya.com - Laboratuvar ve Sağlık Gazetesi’nden alıntı…)
