Tekil Mesaj gösterimi
Alt 19-01-2011, 12:55 PM   #29 (permalink)
Işıldayan Safir
Administrators
Zerynthia
 
Işıldayan Safir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Bulunduğu yer: Mutlulukya
Mesajlar: 5,993
Tesekkür: 49,758
6,229 Mesajinıza toplam 25,545 kez İyi ki varsın demişler.İyi ki varsınız iyi ki varız.
Işıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond reputeIşıldayan Safir has a reputation beyond repute
Standart Cevap: İçindeki Devi Uyandır Kitabından Alıntılar



İNANÇ SİSTEMLERİ: YARATMA GÜCÜ VE YIKMA GÜCÜ

"Tüm düşündüklerimizin altında, tüm inandıklarımız yatar; ruhumuzun son kat peçesi gibi."
ANTONIO MACHADO

BURUK ve zalimdi. Hem alkol, hem uyuşturucu tutkunuydu. Defalarca kendini öldürmeye kalkışmıştı. Şu anda, kendisini engellemeye çalışan bir dükkân kasiyerini öldürme suçundan müebbet hapis cezasını çekiyor. On bir ay arayla doğmuş iki oğlu var. Bunlardan biri, tıpkı babasına benzer büyümüş. Uyuşturucu tutkunu. Çalarak ve insanları tehdit ederek yaşamını sürdürmüş, sonunda o da cinayete teşebbüsten parmaklıklar ardını boylamış. Ama kardeşi çok farklı. Üç çocuk büyütüyor, evliliğinden zevk alıyor ve çok da mutlu görünüyor. Büyük bir firmanın bölge müdürü olarak, işini ilginç ve ödüllendirici buluyor. Fiziksel açıdan sağlam. Alkol ya da uyuşturucu tiryakiliği yok! Peki, hemen hemen aynı çevrede büyüyen bu iki genç, nasıl birbirinden bu kadar farklı olabilmiş? İkisine de ayrı ayrı, diğerinin haberi olmaksızın, "Hayatın neden böyle oldu?" diye sorulduğunda, -şaşılacak şey- ikisi de aynı cevabı veriyorlar. "Böyle bir babayla büyürken başka nasıl olabilirdim ki?" diyorlar.

Hayatımızı olayların kontrol ettiğine, bugün kim olduğumuzu çevrenin saptadığına öyle de kolay inanıyoruz ki! Oysa bundan büyük bir yalan olamaz. Bizi biçimlendiren, hayatımızdaki olaylar değil, o olayların ne anlama geldiğine inandığımızdır.

İki adam Vietnam'da vurulmuş, ardından ünlü Hoa Lo cezaevine konmuşlar. Tek başlarına hücrelerdeymişler. Çimento kalıplarına zincirlerle bağlıymışlar. Sürekli olarak paslı demirlerle dövülüyor, bilgi vermeleri için işkence görüyorlarmış. İçlerinden biri, hayatının sona erdiğine karar vermiş, daha fazla acıdan kaçmak için intih.r etmiş. Diğeri bu katılaştırıcı tecrübeden, kendine, arkadaşlarına ve yaratıcısına daha da çok inanarak çıkmış. Bugün Yüzbaşı Gerald Cofee, geçirdiği bu tecrübeyi kullanarak dünyanın her yanındaki insanlara, insan ruhunun hemen her acı düzeyini, her zorluğu, her sorunu yenecek kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.

İki kadın yetmiş yaşına geliyorlar, ama her biri bu olaya farklı bir anlam yorumluyor. Biri, hayatının sonunun geldiğini "biliyor" Ona göre yetmiş yıl yaşamak demek, vücudunun artık çözülmeye başlaması demek. Bir an önce işlerini toparlaması gerektiğini düşünüyor. Öbür kadın ise, bir insanın herhangi bir yaşta yapabileceklerinin kendi inançlarına bağlı olduğuna karar veriyor, kendine daha yüksek bir standart koyuyor. Dağa tırmanmanın tam yetmiş yaşında başlanacak spor olduğunu düşünüyor. Bundan sonraki yirmi beş yıl boyunca kendini bu yeni ve serüven dolu beceriye adıyor, dünyanın bazı en yüksek tepelerine çıkıyor. Bugün doksan yaşını aşmış olan Hulda Crooks, Fuji dağına tırmanmış en yaşlı kadın olarak tanınıyor.
Görüyorsunuz ya, sorun hiçbir zaman çevrede değil. Hayatımızdaki olaylarda da değil. Sorun, bizim o olaylara verdiğimiz anlamlarda. Bizim onları nasıl yorumladığımızda. Bugün kim olduğumuzu ve yarın kim olacağımızı biçimlendiren bu. Neşeli katkılarla dolu bir ömürle, acılar ve mutsuzluklarla dolu bir ömür arasındaki farkı yaratan, bizim inançlarımız. Mozart'ın Manson'dan farkı da inançlar. Bazı bireyleri kahraman yapan, bazılarını "sessiz bir çaresizlik içinde yaşatan" inançlardır. İnançlarımız hangi amaçla tasarımlanmıştır? Onlar bize, neyin acıya, neyin zevke yol açacağını söyleyen rehber güçtür.

Hayatınızda herhangi bir şey olduğu zaman, beyniniz size iki soru sorar:

1) Bu acı mı, yoksa zevk mi?
2) Şimdi ben acıdan kaçmak ya da zevke ulaşmak için ne yapmalıyım?

Bu iki sorunun cevapları bizim inançlarımıza bağlıdır. İnançlarımız da, neyin acıya ya da zevke yol açacağına ilişkin öğrenmiş olduğumuz genellemeler tarafından güdülmektedir. Bu genellemeler bizim tüm eylemlerimizi güder, dolayısıyla hayatımızın yönünü ve kalitesini de onlar oluşturur.

Genellemeler çok yararlı olabilir. Bunlar yalnızca benzer oluşların teşhisidir. Örneğin, bir kapıyı açmanıza izin veren nedir? Bir kapı kulpuna bakarsınız, daha önce o kulpu hiç görmemiş olduğunuz halde, onu sağa ya da sola çevirip kapıyı itmek ya da çekmekle o kanadın açılacağından genellikle emin olursunuz. Buna neden inanırsınız? Çünkü kapılarla ilgili tecrübeleriniz size bir emin olma duygusu verecek kadar referans biriktirmiştir. Bu emin olma duygusu olmasa, evimizden bile çıkamazdık. Arabamızı da süremezdik, telefonu da kullanamazdık, her gün yaptığımız düzinelerce şeyin hiçbirini yapamazdık. Genellemeler hayatımızı kolaylaştırır ve işlev görmemize izin verir.

Ne yazık ki hayatımızın daha karmaşık alanlarındaki genellemeler bazen durumu aşırı basitleştirir, bazen de sınırlayıcı inançlar yaratır. Belki hayatınızda birkaç kere, belli bir girişimi sürdürmekten vazgeçmişsinizdir. Buna dayanarak da kendinizin maymun iştahlı olduğu inancını geliştirmişsinizdir. Bunun doğru olduğuna bir kere inandınız mı, artık bu kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşür. Kendi kendinize, "Madem ki nasılsa yarım bırakacağım, ne diye deneyeyim?" dersiniz. Ya da belki iş veya ilişkilerle ilgili birkaç kötü karar vermişsiniz, bunu da, her zaman kendi kendinizi "sabote" edeceğiniz biçiminde yorumlamışsınızdır. Belki okulda diğer çocukların öğrendiğini sandığınız hızda öğrenemediğinizi görmüş, kendi öğrenme stratejinizin farklı olduğunu düşünmek yerine, "öğrenme özürlü" olduğunuza karar vermişsinizdir. Olaya bir başka düzeyde baktığımızda, ırkçı önyargılar da aslında koskoca bir grup insanla ilgili toptan genellemelerin ürünü değil midir?

Bütün bu inançların kötü yanı, ilerde kendinizin kim olduğu ve neleri yapabileceğiniz konusunda karar verirken bunların sınırlayıcı işlev görmesidir. Hatırlamamız gereken şey, çoğu inançlarımızın geçmişimizle ilgili genellemeler olduğu, acı ya da zevkli tecrübelerimizi yorumlayış biçimimize dayandığıdır. Bu zorluk üç yönlüdür:

1) Çoğumuz neye inanacağımıza bilinçli olarak karar vermeyiz.
2) Çoğu zaman inançlarımız geçmiş tecrübelerin yanlış yorumuna dayalıdır.
3) Bir inancı bir kere benimseyince, onun yalnızca bir yorum olduğunu unutuveririz.

İnançlarımıza gerçekmişler gibi davranmaya başlarız. Sanki Tanrı'nın emridir her biri. Hattâ uzun süredir inandığımız inançları hemen hiç sorgulamayız bile. İnsanların yaptıkları şeyleri neden yaptığını merak ederseniz, hatırlamanız gereken şey, insanların raslantı yaratıkları olmadığıdır. Bizim tüm eylemlerimiz, inançlarımızın sonucudur. Ne yaparsak, bilinçli ya da bilinç dışı inançlarımızın bunu zevk ya da acı getirici olarak görmesindendir. Davranışlarınızda uzun dönemli ve kalıcı değişiklikler yaratmak istiyorsanız, sizi geri tutan inançları değiştirmeniz gerekir. İnançlarda yaratıcı güç ve yıkıcı güç vardır. İnsanların hayatlarındaki herhangi bir tecrübeyi alıp, ondan kendi güçlerini yok edici ya da kendi hayatlarını kurtarıcı bir anlam çıkarma yeteneği vardır. Bazı insanlar geçmişlerindeki acıyı almış, "Bu yüzden başkalarına yardım edeceğim" demişlerdir.

"Benim ırzıma geçildi ama bir daha kimseye bir zarar gelmeyecek." Ya da derler ki, "Ben oğlumu ya da kızımı kaybettiğime göre, dünyada bir fark yaratmalıyım." Bu, onların inanmak istediği bir şey değildir. Daha çok, parçalanmamak için, güçlü yolda ilerleyebilmek için bu türlü yaklaşımda bulunmak zorunda kalmışlardır. Kendimizi güçlü kılacak anlamları yaratma kapasitesi hepimizde vardır. Ama çoğumuz bu kapasiteyi hiç kullanmayız, varlığını bile bilmeyiz.

Hayatın açıklanamayan trajedilerinin bir nedeni olduğu inancını benimsemezsek, o zaman gerçek anlamda yaşama kapasitemizi mahvetmeye başlıyoruz. Hayatın en acı tecrübelerinden anlam çıkarabilme ihtiyacı, ruh hekimi Viktor Frankl tarafından; özlemlenmiştir. Frankl ile diğer soykırım kurbanları, Auscwitz'in ve başka toplama kamplarının dehşetinden kurtulmuş kimselerdir. Frankl bu "dünya cehennemine" dayanabilenlerin bir ortak özelliği olduğuna dikkat etmişti. Bu tecrübeye dayanabilmek için, çektikleri acıyı değiştirip ona güçlendirici anlam yükleyebiliyorlardı. İçlerinde bir inanç geliştirmişlerdi. Bu acıyı çekip sağ kalınca olup bitenleri anlatacak, bir daha hiçbir insanın böyle acı çekmemesini sağlayacaklardı.

İnançlar yalnız bizim duygularımızla eylemlerimizi etkilemekle de kalmaz. Birkaç saniye içinde vücudumuzu da değiştirebilirler. Yale profesörlerinden, kitapları çok satılan Dr. Bernie Siegel'le bir görüşme yapma zevkine ulaştığımda, inancın gücünden konuşmaya başladık. Bernie bana, "Çok Kişilikli" hastalarından bazıları üzerinde yaptığı bir araştırmayı anlattı. Bu insanların farklı bir kişi haline dönüştüklerine olan inançlarının gücü, sinir sistemlerine kesin bir emir vermelerine yol açıyor, vücutlarının biyokimyasında inanılmaz değişiklikler yaratıyordu. Sonucu mu soruyorsunuz? Vücutları araştırmacının gözleri önünde biçim değiştiriyor, bir anda yeni bir kimlik yansıtmaya başlıyordu. Yapılan çalışmalarda, hastanın göz renginin bile kişiliğiyle birlikte değiştiği, vücudundaki birtakım iz ve işaretlerin silinip tekrar belirdiği gözlemlenmişti! Şeker hastalığı ya da tansiyon gibi sorunlar bile, o kişinin hangi kişiliğe girdiği konusundaki inancına göre gidip gelmekteydi.

İnançlar ilaçların vücuttaki etkisini bile alt etme kapasitesine sahiptir. Çoğu kimseler ilaçların tedavi edici olduğuna inanıyor olsa bile, yeni gelişen psikonöroimmünoloji biliminde (yani zihin-vücut ilişkileri) pek çok kişinin ilaçlara karşı kuşkular taşıdığı, bunun yüzyıllardır böyle olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Hastalıkla o hastalığın tedavisi konusundaki inançlarımız tedavi kadar, hattâ belki tedaviden de güçlü bir rol oynamaktadır. Harvard Üniversitesi'nden Dr. Henry Beecher'ın yaptığı geniş çaplı araştırmaların kesinlikle gösterdiğine göre, biz sonucu ne kadar ilacın etkisine yorumlasak da aslında farkı yaratan hastanın inancıdır. Bunun bir örneği, 100 tıb öğrencisinin katılmasıyla yapılan bir deneyde iki yeni ilacın değerlendirilmesiydi. İlaçlardan biri onlara süper-uyarıcı olarak tanıtılmıştı. Kırmızı kapsül içinde bir tozdu. Diğerinin de süper-sakinleştirici olduğu söylenmişti. O da mavi kapsül içindeydi. Ama öğrencilerin haberi olmaksızın, kapsüllerdeki ilaçlar değiştirilmişti Kırmızıya barbitürat, maviye amfetamin konmuştu. Yine de, öğrencilerin yarısının fiziksel tepkileri, kendi bekledikleri doğrultuda oldu, yani o kimyasal maddenin vücutlarında yaratması beklenenin tam tersi oldu! Bu öğrencilere verilen, plasebo değildi. Gerçek ilaç verilmişti onlara. Ama inançları, ilacın vücutlarındaki etkisini alt etmişti. Dr. Beecher'ın daha sonra söylediği bir söz çok ilginçtir: "İlacın yararı yalnız kendi kimyasal özelliklerinin doğrudan sonucu olmayıp, hastanın o ilacın yararına ve etkinliğine inancının da doğrudan sonucudur."

__________________
Işıldayan Safir isimli Üye şimdilik offline konumundadır Offline   Alıntı ile Cevapla