- Katılım
- 16 Aralık 2008
- Mesajlar
- 145,988
- Reaksiyon puanı
- 1
- Puanları
- 0
Sosyal
fobiyi körükleyen bir duygu öğrenilmiş çaresizlik duygusudur. Daha önce
yaşadığı kötü tecrübeleri zihnine yazan kişi benzer durumlarda da aynı
şeyi yaşayacağına inanarak tedirgin olur ve sorunun üstesinden gelmek
için hiç çaba göstermez. Bu durum tekrar tekrar başarısız olma sonucu
vazgeçme duygusu ve eylemidir.
Bilimsel
bir araştırmada bu konuyla ilgili çok güzel bir örnek vardır: Bir
köpekbalığı ve başka bir balık aynı akvaryuma konulmuş, ancak araya bir
cam bölme yerleştirilerek birbirinden ayrılmış. Köpekbalığı acıkınca
karşısındaki balığa saldırmak istemiş fakat arada cam bir bölme olduğu
için cama çarpmış. Tekrar tekrar diğer taraftaki balığı yiyebilmek
amacıyla saldırıp dursa da her seferinde aradaki cam engele takılmış.
Karşındaki balığı yemek için 28 saat boyunca uğraşan köpekbalığı
sonunda denemekten vazgeçmiş. Bir süre sonra aradaki cam bölme
kaldırılmış, diğer balık yanına gelmiş ama köpekbalığı onu yememiş ve
bir süre sonra açlıktan ölmüş.
Aradaki engel kalkmış olsa bile
köpekbalığının yeniden deneme gücünü kaybedip başarısızlığı kabul
etmesini, yani başarısızlığa şartlanmasını “öğrenilmiş çaresizlik”
olarak adlandırabiliriz. Hepimiz zaman zaman karşımıza çıkan engellerle
mücadele etmeyip geri çekiliriz. Geri çekilmek bazen daha temkinli
olarak yeniden harekete geçmeyi sağlarken bazen de yeniden denememeye
sebep olur. Bazı insanlar bu durumu kimselere hissettirmez, bazıları
ortalıkta büyük bir kargaşa yaratır, kimileri ise böyle engellerle
karşılaşmamak adına hayatın içinde aktif olarak bulunmaktan kaçınır
hale gelir.
Yaşanan bazı olaylar ve birilerinin teşviki ya da
zorlaması ile yapılan hareketler insana farklı tecrübeler kazanabilme
ve dersler çıkarabilme imkanı veriyor. Yıllar önce başımda geçen bir
olayda bunun örneğini yaşayarak gördüm.
İşte, önemli olan
hayatta bazı şeyleri yaşamış olmanın kişiyi hedefinden vazgeçirmemesi
gerektiğini öğrenmek. Hedefler kişinin hayatını belirliyor. Bir iki
çelmeyle düşmemek, düşülürse de kalkmak gerektiğini insan daima beynine
kazımalı. Kaçmak değil “savaşmak” gerekli. Daha doğrusu, olayları
kabullenip zayıf yönleri kuvvetlendirmek, eksiklikleri azaltmak ve
fazlalıkları törpülemek en doğru çözüm. Ancak ufak tefek kötü olayların
birleşmesiyle kişi sosyal hayata çıkamamaya kadar gidiyor, sürekli
endişeli bir bekleyişe giriyorsa hele ki kişilik alt yapısında sosyal
hayata ilişkin endişeler varsa, sosyal fobinin zemini hazırlanmış
demektir. Bu zeminin üzerine eklenen her bir kötü tecrübe maalesef
kişinin etrafına yüksek duvarlar örer ve sonunda kişi kendisini eve
hapseder.
“Endişe, akılda dolaşan ince bir korku akıntısıdır, ne kadar uzun süre akarsa o kadar derin izler bırakır. İnsan
bazen de bu durumu kişiliğinin bir parçası olarak görmeye başlayabilir,
hatta bu duruma tahammül etmeyi öğrenmiş dahi olabilir. İşte bu
noktada, insanın kendi gerçek kişiliğini fark etmesine yardımcı olmak
üzere psikoterapistler devreye girmelidir. İnsan kendini kolayca
kandırabilir, yani kendine karşı objektif olamayabilir. Bu nedenle
sağlıklı bir kendini tanıma profesyonel bir yardımla daha kolay hale
gelebilir. İnsan bazen de bu durumu kişiliğinin bir parçası olarak
görmeye başlayabilir, hatta bu duruma tahammül etmeyi öğrenmiş dahi
olabilir. İşte bu noktada, insanın kendi gerçek kişiliğini fark
etmesine yardımcı olmak üzere psikoterapistler devreye girmelidir.
İnsan kendini kolayca kandırabilir, yani kendine karşı objektif
olamayabilir. Bu nedenle sağlıklı bir kendini tanıma profesyonel bir
yardımla daha kolay hale gelebilir.
fobiyi körükleyen bir duygu öğrenilmiş çaresizlik duygusudur. Daha önce
yaşadığı kötü tecrübeleri zihnine yazan kişi benzer durumlarda da aynı
şeyi yaşayacağına inanarak tedirgin olur ve sorunun üstesinden gelmek
için hiç çaba göstermez. Bu durum tekrar tekrar başarısız olma sonucu
vazgeçme duygusu ve eylemidir.
Bilimsel
bir araştırmada bu konuyla ilgili çok güzel bir örnek vardır: Bir
köpekbalığı ve başka bir balık aynı akvaryuma konulmuş, ancak araya bir
cam bölme yerleştirilerek birbirinden ayrılmış. Köpekbalığı acıkınca
karşısındaki balığa saldırmak istemiş fakat arada cam bir bölme olduğu
için cama çarpmış. Tekrar tekrar diğer taraftaki balığı yiyebilmek
amacıyla saldırıp dursa da her seferinde aradaki cam engele takılmış.
Karşındaki balığı yemek için 28 saat boyunca uğraşan köpekbalığı
sonunda denemekten vazgeçmiş. Bir süre sonra aradaki cam bölme
kaldırılmış, diğer balık yanına gelmiş ama köpekbalığı onu yememiş ve
bir süre sonra açlıktan ölmüş.
Aradaki engel kalkmış olsa bile
köpekbalığının yeniden deneme gücünü kaybedip başarısızlığı kabul
etmesini, yani başarısızlığa şartlanmasını “öğrenilmiş çaresizlik”
olarak adlandırabiliriz. Hepimiz zaman zaman karşımıza çıkan engellerle
mücadele etmeyip geri çekiliriz. Geri çekilmek bazen daha temkinli
olarak yeniden harekete geçmeyi sağlarken bazen de yeniden denememeye
sebep olur. Bazı insanlar bu durumu kimselere hissettirmez, bazıları
ortalıkta büyük bir kargaşa yaratır, kimileri ise böyle engellerle
karşılaşmamak adına hayatın içinde aktif olarak bulunmaktan kaçınır
hale gelir.
Yaşanan bazı olaylar ve birilerinin teşviki ya da
zorlaması ile yapılan hareketler insana farklı tecrübeler kazanabilme
ve dersler çıkarabilme imkanı veriyor. Yıllar önce başımda geçen bir
olayda bunun örneğini yaşayarak gördüm.
İşte, önemli olan
hayatta bazı şeyleri yaşamış olmanın kişiyi hedefinden vazgeçirmemesi
gerektiğini öğrenmek. Hedefler kişinin hayatını belirliyor. Bir iki
çelmeyle düşmemek, düşülürse de kalkmak gerektiğini insan daima beynine
kazımalı. Kaçmak değil “savaşmak” gerekli. Daha doğrusu, olayları
kabullenip zayıf yönleri kuvvetlendirmek, eksiklikleri azaltmak ve
fazlalıkları törpülemek en doğru çözüm. Ancak ufak tefek kötü olayların
birleşmesiyle kişi sosyal hayata çıkamamaya kadar gidiyor, sürekli
endişeli bir bekleyişe giriyorsa hele ki kişilik alt yapısında sosyal
hayata ilişkin endişeler varsa, sosyal fobinin zemini hazırlanmış
demektir. Bu zeminin üzerine eklenen her bir kötü tecrübe maalesef
kişinin etrafına yüksek duvarlar örer ve sonunda kişi kendisini eve
hapseder.
“Endişe, akılda dolaşan ince bir korku akıntısıdır, ne kadar uzun süre akarsa o kadar derin izler bırakır. İnsan
bazen de bu durumu kişiliğinin bir parçası olarak görmeye başlayabilir,
hatta bu duruma tahammül etmeyi öğrenmiş dahi olabilir. İşte bu
noktada, insanın kendi gerçek kişiliğini fark etmesine yardımcı olmak
üzere psikoterapistler devreye girmelidir. İnsan kendini kolayca
kandırabilir, yani kendine karşı objektif olamayabilir. Bu nedenle
sağlıklı bir kendini tanıma profesyonel bir yardımla daha kolay hale
gelebilir. İnsan bazen de bu durumu kişiliğinin bir parçası olarak
görmeye başlayabilir, hatta bu duruma tahammül etmeyi öğrenmiş dahi
olabilir. İşte bu noktada, insanın kendi gerçek kişiliğini fark
etmesine yardımcı olmak üzere psikoterapistler devreye girmelidir.
İnsan kendini kolayca kandırabilir, yani kendine karşı objektif
olamayabilir. Bu nedenle sağlıklı bir kendini tanıma profesyonel bir
yardımla daha kolay hale gelebilir.
