- Katılım
- 16 Aralık 2008
- Mesajlar
- 145,988
- Reaksiyon puanı
- 1
- Puanları
- 0
Depresyonun nedeni tam olarak bilinememektedir. Neden olabilecek
faktörler üç başlık altında toplanmaktadır: Biyolojik etkenler Genetik etkenler Psikososyal etkenler
Aslında gruplanan bu etkenler birbirinden tamamı ile
bağımsız değildir.Hepsinin birbiri ile ilişkisi vardır.Biyolojik faktörler:Yapılan araştırmalarda beyin hücrelerinde mevcut olan biyojenik aminlerin
(homovalinik asit, 5-0H indol asetik asit, vb.) depresyon hastalarının kan, idrar ve beyin
sıvılarında bulunan miktarlarının normal değerlerin dışında olduğu görülmüştür.
Özellikle norepinefrin ve serotonin olarak adlandırılan nörotransmitterlerin üretim,
salınım, geri alım vb. metabolizmalarında bozukluk ile depresyon ve diğer duygulanım
bozukluklarının ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu konuda yapılan hayvan
araştırmalarında bu maddelerin metabolizmalarını düzenleyen ilaçların kullanımı ile
hayvanlarda depresyon semptomlarının bir süre sonra ortadan kalktığı görülmüştür.
Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar da bu maddelerin metabolizmalarını düzeltmeye
yöneliktir.
Bu maddelerden başka vücutta değişik organlardan salınan hormonlar da
depresyon oluşumunda rol oynar. Örneğin böbrek üstü bezi, tiroid bezi veya hipofizden
salgılanan hormonlar depresyon oluşumuna katkı sağladığı gibi bunların anormal olması
durumunda ilaç tedavisi ile depresyon düzelmeyebilir. Bazı durumlarda bu hormonları
düzenleyen ilaçları da tedaviye eklenmesi gerekebilir.
Uyku düzeninin bozulması veya bağışıklık sisteminin de depresyona yol
açtığını öne süren çalışmalar vardır. Ancak bu konular henüz kesinlik
kazanmamıştır.
Genetik faktörler:
Depresyonda genetik yatkınlığın olduğu herkesçe kabul edilen bir
gerçektir. Ancak bu konu biraz karışıktır. Bazı hastalarda genetik yatkınlık olmaksızın
çevresel faktörler depresyon yaratabilmektedir. Aile araştırmalarında ağır depresyonu olan
kişilerin birinci derece yakınlarında depresyon normal topluma göre iki üç kat fazla
görülmektedir. Yine tek yumurta ikizlerinde birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin
hastalanma oranı % 50 dir. Bu çalışmalar da depresyona genetik yatkınlığın olduğunu
göstermektedir.
Psikososyal etkenler:
Araştırmalar stresli yaşam olaylarının genelde depresyonun ilk kez
ortaya çıkışında etkili olduğunu daha sonra görülen ataklarla bir ilişkisinin
bulunmadığını ortaya koymuştur. Öne sürülen teoriye göre ilk atağa eşlik eden stres
beyinde kalıcı değişiklikler yapmakta ve bu da hastalığın tekrarlamsına yol açmaktadır.
Zaman içinde stres yaratan durum ortadan kalksa da hastalık kendiliğinden tekrar ortaya
çıkabilmektedir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybedenlerde yaşamın ileri yıllarında
depresyon ortaya çıkma şansı fazladır. Eşini kaybeden kişilerde depresyon ortaya çıkma
oranı en fazladır.
Aile içinde sorunlar olması direk depresyona yol açmasa da iyileşme
süresini ve hastalık sonrası hastanın uyumunu etkiler.
Depresyona yol açan direk bir hastalık öncesi kişilik
tanımlanamamıştır. Belli durumlar ortaya çıktığında herkes depresyona girebilir. Stres
yaratan durum kişiye göre değişmektedir.Sizi hiç etkilemeyen bir durum bir başkasında
ağır stres yaratabilir. Kişinin benlik saygısını zedeleyen durumlar en çok depresyona yol
açan stresörlerdir. Psikanalistler depresyonu farklı dinamiklerle anlatmaktadır. Onlara göre
genelde kendisinden beklentisi yüksek olan ve ideallerini gerçekleştirememiş insanlarda
depresyon fazladır,bu kişiler kendi isteklerini gerçekleştirmekten ziyade başkalarını mutlu
etmeye çalışırlar veya hayattan beklentileri fazladır ve bunu gerçekleştiremeyeceklerini
anlamışlardır. Öğrenilmiş çaresizlik teorisine göre kişi hayatının kontrolünü
kaybettiğinde depresyona girer. Yine kişinin hayata kötümser bakması, kendisinin hep olumsuz
yönlerini görmesi, yaşamış olduğu tecrübelerini hep olumsuz olarak değerlendirmesi
depresyon geçiren kişilerde sık görülen özelliklerdir.
faktörler üç başlık altında toplanmaktadır: Biyolojik etkenler Genetik etkenler Psikososyal etkenler
Aslında gruplanan bu etkenler birbirinden tamamı ile
bağımsız değildir.Hepsinin birbiri ile ilişkisi vardır.Biyolojik faktörler:Yapılan araştırmalarda beyin hücrelerinde mevcut olan biyojenik aminlerin
(homovalinik asit, 5-0H indol asetik asit, vb.) depresyon hastalarının kan, idrar ve beyin
sıvılarında bulunan miktarlarının normal değerlerin dışında olduğu görülmüştür.
Özellikle norepinefrin ve serotonin olarak adlandırılan nörotransmitterlerin üretim,
salınım, geri alım vb. metabolizmalarında bozukluk ile depresyon ve diğer duygulanım
bozukluklarının ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu konuda yapılan hayvan
araştırmalarında bu maddelerin metabolizmalarını düzenleyen ilaçların kullanımı ile
hayvanlarda depresyon semptomlarının bir süre sonra ortadan kalktığı görülmüştür.
Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar da bu maddelerin metabolizmalarını düzeltmeye
yöneliktir.
Bu maddelerden başka vücutta değişik organlardan salınan hormonlar da
depresyon oluşumunda rol oynar. Örneğin böbrek üstü bezi, tiroid bezi veya hipofizden
salgılanan hormonlar depresyon oluşumuna katkı sağladığı gibi bunların anormal olması
durumunda ilaç tedavisi ile depresyon düzelmeyebilir. Bazı durumlarda bu hormonları
düzenleyen ilaçları da tedaviye eklenmesi gerekebilir.
Uyku düzeninin bozulması veya bağışıklık sisteminin de depresyona yol
açtığını öne süren çalışmalar vardır. Ancak bu konular henüz kesinlik
kazanmamıştır.
Genetik faktörler:
Depresyonda genetik yatkınlığın olduğu herkesçe kabul edilen bir
gerçektir. Ancak bu konu biraz karışıktır. Bazı hastalarda genetik yatkınlık olmaksızın
çevresel faktörler depresyon yaratabilmektedir. Aile araştırmalarında ağır depresyonu olan
kişilerin birinci derece yakınlarında depresyon normal topluma göre iki üç kat fazla
görülmektedir. Yine tek yumurta ikizlerinde birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin
hastalanma oranı % 50 dir. Bu çalışmalar da depresyona genetik yatkınlığın olduğunu
göstermektedir.
Psikososyal etkenler:
Araştırmalar stresli yaşam olaylarının genelde depresyonun ilk kez
ortaya çıkışında etkili olduğunu daha sonra görülen ataklarla bir ilişkisinin
bulunmadığını ortaya koymuştur. Öne sürülen teoriye göre ilk atağa eşlik eden stres
beyinde kalıcı değişiklikler yapmakta ve bu da hastalığın tekrarlamsına yol açmaktadır.
Zaman içinde stres yaratan durum ortadan kalksa da hastalık kendiliğinden tekrar ortaya
çıkabilmektedir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybedenlerde yaşamın ileri yıllarında
depresyon ortaya çıkma şansı fazladır. Eşini kaybeden kişilerde depresyon ortaya çıkma
oranı en fazladır.
Aile içinde sorunlar olması direk depresyona yol açmasa da iyileşme
süresini ve hastalık sonrası hastanın uyumunu etkiler.
Depresyona yol açan direk bir hastalık öncesi kişilik
tanımlanamamıştır. Belli durumlar ortaya çıktığında herkes depresyona girebilir. Stres
yaratan durum kişiye göre değişmektedir.Sizi hiç etkilemeyen bir durum bir başkasında
ağır stres yaratabilir. Kişinin benlik saygısını zedeleyen durumlar en çok depresyona yol
açan stresörlerdir. Psikanalistler depresyonu farklı dinamiklerle anlatmaktadır. Onlara göre
genelde kendisinden beklentisi yüksek olan ve ideallerini gerçekleştirememiş insanlarda
depresyon fazladır,bu kişiler kendi isteklerini gerçekleştirmekten ziyade başkalarını mutlu
etmeye çalışırlar veya hayattan beklentileri fazladır ve bunu gerçekleştiremeyeceklerini
anlamışlardır. Öğrenilmiş çaresizlik teorisine göre kişi hayatının kontrolünü
kaybettiğinde depresyona girer. Yine kişinin hayata kötümser bakması, kendisinin hep olumsuz
yönlerini görmesi, yaşamış olduğu tecrübelerini hep olumsuz olarak değerlendirmesi
depresyon geçiren kişilerde sık görülen özelliklerdir.
